Skip to content

Tam Zamanı/ Kış Sebzeleri Şöleni

24 Kasım 2014
1-DSC_7057

Brokkoli ograten

 

1-DSC_3827

Karnabahar kroket

1-DSC_2584

Kereviz pane

1-DSC_1531

Pırasa köftesi

 

Brokkoli graten, karnabahar kroket, kereviz pane, pırasa köftesi

 

 

Sebze Röstisi

17 Kasım 2014

 

1-DSC_5152

 

Patates Rösti veya Patates Pizza gibi tariflerimi biliyorsunuzdur. İyi güzel de ya siz de şu günlerde eşim gibi patatessiz bir beslenme diyeti uygulamak zorundaysanız. O zaman ne olacak? O zaman siz de benim gibi  alternatif sebzelerle bu tarifleri uygulamayı deneyebilirsiniz. Size kerevizin kızartıldığında aynen patates gibi lezzetli bir sebze olabildiğinden bahsetmiş miydim acaba? İnanmayanlar denesin. Hele cipsini yapar yanına da bol sarımsaklı yoğurt getirirseniz tadına doyum olmaz. Neyse ben yine lafı uzatmayayım da size son haftalarda uygulamak zorunda kaldığımız bir diyet sayesinde yaptığım pratik bir yemeği tarif edeyim.

Neler Kullandım?

1 baş kerevi

1 adet havuç

1 ufak kuru soğan

2/3 çorba kaşığı zeytinyağı

Bir miktar dil peyniri veya mozarella

Biberiye

 Mevsim başında bunlara bir de kabak eklemiştim. Kışın yaz sebzesi kullanmadığımı zaten bilirsiniz. Bu miktar 22 cm lik tavada iki kerede daha büyük bir tavada bir defada pişirilebiliyor.

Nasıl Yaptım?

Sebzeleri iri rendeden rendeledim. Soğanı da ince piyazlık kesip sonra biraz daha küçülttüm. Yanmaz tavaya zeytinyağını, ardından soğanları koydum, sadece bir iki dakika sonra sebzeleri ekledim ve bu karışımı spatülle tavaya yaydım. Aynı omlet pişirir gibi bir kez tabak yardımıyla ters yüz ederek iyice pişirdim. Biraz sonra çıtır çıtır sebzelerimden bir pizza tabanım oldu.Hemen üzerine ufak doğradığım dil peynirlerini koydum. Ocağı söndürdükten sonra üzerine iki dakika dar kapak kapattım ki peynirler erisin. Yanına bol yeşillikli bir salata. İşte size hafif ve kolay bir yemek.

Afiyet Olsun!

Dayanayıp yine Pınar Kaftancıoğlu’nun bir yazısını paylaşıyorum…

10 Kasım 2014

Söz söylemeye ,yorum yapmaya gerek yok. Her hafta benzer yazılarla gözümüzü,zihnimizi açmaya çalışan yazılarından dolayı Pınar Hanım’a bir kez daha teşekkürler.

“Sadece yirmi beş yıl önce otizm teşhisi 25.000 çocuktan 1’ine koyulur iken bugün bu sayı 40’ta 1’e yükseldi. 2020’nin tahminlerini duymak bile istemezsiniz.”. 
Gerçekten de istemedim. Gerisini okumak, dinlemek konusunda tereddütler. Yine de merak… Hem bizim toplumda, hem dünyada çizilmiş grafikler buldum. Ağzım bir karış açık; bir yandan da beynimin en gizli köşelerinde çoktandır hissettiğim şeylerin bilimsel grafikler ile kusursuz uyumunun şaşkınlığı… 
Uzun yıllar müptelası olduğum sinkaf ile deşarj olma hallerimi “Arkadaşım sen ne yiyorsun, ne içiyorsun? Ne olmuş sana?”ya evriltmiştim ve çileden çıktığım nadir zamanlar haricinde, yetişme çağındaki küçük çocuklara “zararsız” olarak gösterilmeye başlanmıştım oysa. Şimdi olayda farklı bir boyuta geçtim. 
Yok, artık o derece sinirlenmiyorum. Çünkü beni bu derece sinirlendirenlerin, aslında zehirlenmiş bireyler olduğunu düşünüyorum. 
Arkeologlar, şarabı tatlandırmak için kullanılan kurşun asetatına; özellikle yöneticilerin ve zenginlerin dişlerinde, kemiklerine rastlıyorlar. Muhakeme yeteneklerinde azalma, ahlak bozukluğu ve berbat davranışlar sergileyen yöneticilerin; kurşun zehirlenmesi ile imparatorlukların sonunu getirdikleri bir varsayımdan ötesi olabilir mi..? 
Ben çocukken Almanya’da bir kurşun fabrikasında ayda 3-4 kişinin intihar ettiğini, kurşun yüzünden delirium geçirdiklerini anlatan babamı hatırladım. O kurşun bugün egzoz gazları ile her yerde. Yasal oranların her şeyde tekrar ve tekrar düzenlenmesi, çapraz etkileşimler için çalıştaylar oluşturulması şart da… Talep olmayınca arz da olmuyor ne yazık ki…
Boyalı sütleri, yoğurt olmayan yoğurtlar; kek olmayan, içlerinden yemyeşil bir sıvı akan tuhaf şeyler ortalıkta oldukça… Makarnaya benzeyen kimyasal şeylerin reklamları “Şip-şak, at – bak” diye dönüp durdukça; hayvana ayrı, etine ayrı enjeksiyonlar ile ortaya çıkarılan garip şeyler kasaplarda bulundukça…
Başınızın en büyük belası olan suni mayalar ile üretilen mandıra ürünleri, bembeyaz ekmekler, Boraks katkısı ile çıtırdayan bilmem kaç katlı gofretler, dondurma külahları… Savaş da dönüyor da hep yanlış yerde dönüyor. “Damacana su içmeyin, damacanada Bisfenol A var!” mail’leri dönüp durmaya başlayınca asla tam anlamıyla yıkanamayan, hatta bir dönem sırf bu yüzden yasaklanan, sonra “ne hikmetse” yeniden hortlayan cam damacanalara dönüş başlıyor. “Bisfenolden kurtulduk. Bize dünyada ölüm yok” rahatlığı..? Oysa sıradan bir günde, Bağdat Caddesi’nde 5 dakika yürürken aldığınız Bisfenol A’yı 60.000 damacana su içerek bile alamıyorsunuz. 
Bu arada Dilovası’nda, İzmit’te, Yalova’da, Kocaeli’nde, Silivri’de… Ağır metal kirliliğinin en üst seviyede olduğu bölgelerde “sağlıklı tarım” (!) yapılıyor. Ana sütünde, kordonda dahi ağır metal saptanıyor artık. Perşembenin gelişi Çarşamba’dan belli oluyor. 
Paragrafın tam burasında “Ama ne yapalım, nereden bulacağız? Siz de çok pahalısınız?” filan filan’a bir yanıt…
Ben bir kez daha, inatla yazayım. Gıda; hayatınızda alacağınız, peşine düşeceğiniz en önemli unsur. İhtiyaçlar piramidinde oturulacak residence’lardan, arabalardan, akşam gidilecek restoranlardan, en son model cep telefonlarından, markalı çantalardan çok daha üstte ve çok daha önemli. Gerçek ve sağlıklı gıdanın artık tüm tezgahlardan, tüm dükkanlardan elini ayağını çektiği, her şeyin zehirlendiği; bilim insanlarının, yazarların, çizerlerin, sayfaların, paragrafların jetonla çalıştığı tuhaf dönemlerdeyiz. 
Vicdan ile cüzdan arasında bir savaş var derlerdi, o savaşı maalesef cüzdan kazandı. Hem de tüm cephelerde kazandı. Basitçe düzenlemek, derli toplu harcamak; bütçeyi israf etmeden, çöpe bir elma kabuğu bile atmadan, onu dahi besin kaynağı olarak kullanarak yaşamak ile bir adım atın derim. Anadolu’daki akrabaları, oların komşularını uyarmak ile, beklentilerinizi anlatmak ile ilerleriz ancak. Ayvalık’taki yengeniz, Mersin’deki halanız Allah aşkına genetiği ile oynanmış salçalık domates almasın. Yayla domatesini bulsun, alsın. O alırsa dikilir. O yayla domatesini diken adam satarsa seneye iki katını diker. Siz doğru olanı talep etmez iseniz tarım kurtulmaz. Kurtulamaz.
Manipülatif algı yönetimleri, o cıngıl cıngıl reklamlar, sözde bilenler, konuşanlar ile piyasa kurbanlık koyun gibi yönetiliyor, yönlendiriliyor. Duyduğunuza inanmak yerine kendi araştırmanızı kendiniz yapın her zaman. Sorun, ispat isteyin, analiz yapın, yaptırın. Şirket tarımını köy tarımının yerine koyup, tarımı ufak alanlardan, ailelerin elinden alma, sistemleştirme güdüsü dağları sardı. Avuçları kaşınıyor; boşa çıksın bu arzu. Lütfen, lütfen ve lütfen… 
 
Birkaç kısa not… 
 
“Yeşili kesenin, yeşile kıyanın gözü bir daha yeşil görmesin.”. Yırca için direniyorlar. Elimden ne gelirse… Sizler de ulaşmak isterseniz iletişimi keyifle sağlarım. Söz konusu ağaç ise ben daima varım. Dönen bu çarkı protesto etmek isteyen herkesin bu bölgelere ulaşıp köylünün kendi evinden zeytinini, zeytinyağını satın almasını şahsen rica ederim. Gerçek tereyağını, gerçek zeytinyağını bulun. Aracısız alın. O zaman savaşta en güçlü silahı, o köylüye siz sağlamış olursunuz. Her yerden, her bölgeden para kazandırsın zeytinyağı. Üretene. Aracıya değil, üretene. 

Ispanaklı,pastırmalı omlet

08 Kasım 2014

1-DSC_5149

 

Bir Pazar sabahı kahvaltısı için hem kolay hem de sıradan olmayan bir omlet tarif etmek istiyorum bugün. Bildiğimiz omlet ama içinde hem sebze hem et hem mantar hem de peynir var. Ne dersiniz denemeye değmez mi?

Neler Kullanıyorum?

2 kişi için

4 yumurta

Yıkanmış bir parmak genişliğinde doğranmış 2 avuç dolusu ıspanak

3-4 ince dilim çemeni alınmış pastırma

Yarım ufak kuru soğan

İki çorba kaşığı ince dilimlenmiş mantar

1 çorba kaşığı parmesan veya sert kaşar rendesi

1 kaşık zeytinyağı

Nasıl Yapıyorum?

Yıkanmış doğranmış ıspanağı incecik doğranmış az yağda pembeleştirilmiş soğanla beraber söndürüyorum. Yani fazla pişirmiyorum. Mantarları ve incecik şeritler halinde kestiğimiz pastırmaları da ayrı bir tavada biraz pişiriyor ve ıspanağa katıyorum.

Yumurtaları iyice çırpıyor, içine 2 çorba kaşığı kadar su veya süt kattıktan sonra önceden içinde ıspanağı ve diğer malzemenin olduğu ısınmış tavaya döküyorum. Peynir rendesi ve karabiber, arzuya göre pul biber ve tuz ekledikten sonra omletimin alt kısmı kızarıp içi yumuşak kalacak şekilde katlamadan pişiriyorum. Servis yaparken katlayıp tabakta süslüyorum.

Afiyet Olsun!

 

Aşureniz Bereketli,Paylaşanınız Bol Olsun…Yine yeniden

04 Kasım 2014

1-DSC_6652

Kaynatacağınız aşurenin evinize ve sofranıza bereket ve bolluk getirmesini dilerim. Bereketin, paylaşmanın, barış ve kardeşliğin simgesidir aşure.İşte yine Muharrem ayı geldi ve mutfaklarımızı da bir telaş aldı.Evet çok kolay bir iş değiş aşure yapmak ama o kadar da zor değil. Yeter ki biraz zaman ayıralım. Son birkaç yıldır ben de daha kısa zamanda yapabilmek için aşurelik buğdayımı düdüklü tencerede haşaldıktan sonra işe başlıyorum. Aşağıda tarifinde de göreceğiniz “gelin etme ” işlemini düdüklüde haşladığım buğdayın üzerini örtüp bir gece bekleterek yapıyorum. Böylece aşuremin yapılışını 2 güne indirmiş oluyorum. Yani 1 kg buğdayın parti parti düdüklüde haşlanması toplam 1 saat, gelin edilmesi 1 gece . Ertesi gün şekeri ve malzemelerinin katılıp tekrar kaynaması ve kaplara bölünüp süslenmesi de 4- 5 saati alıyor. Bunun yarısını yapacakların işi biraz daha kolay olur elbette. Ne yapalım gülü seven dikenine katlanırmış.Haydi hepinize kolay gelsin.

Aşağıdaki yazı geçmiş yıllardaki ” aşure ” yazımın aynısıdır.

İlgili bir diğer yazım da http://mutfakpenceremden.com/2012/12/09/bereket-ona-sa…dircocuklarina/

Arapça’da “aşura”nın kelime anlamı “on”dur. İslami inanca göre hicri yılın ilk ayı olan Muharrrem ayının onuncu günü Aşure günüdür. Bugünden başlayarak bir ay boyunca yapılan aşure eşe dosta konuya komşuya dağıtılır. Farklı dinlerden toplumların farklı sebeplerle, farklı zamanlarda, farklı şekilde pişirdiği aşurenin ortak malzemesi “toprağın meyvesi” diye benimsenen buğdaydır. Buğdaya çeşitli kuru bakliyat, ve yemiş ilave edilerek zenginleştirilir.

Ermeniler aşureye anuş abur, yani tatlı çorba diyorlar ve 31 Aralık ile Ocak ayının 6 sı arasında yapıyorlar. Rumlar koliva diyorlar ve aşureyi kabristanda dağıtıyorlar. Yahudiler ise aşurelerini ağaç dikme bayramı ve bereket dileme günü olan Tu B’Şevat gününde pişiriyorlar. Bu bayram günü Musevi takvimine göre Şevat ayının 15 ine denk gelir. Aleviler ise aşurelerini Kerbela’da şehit olan Hz. Muhammed’in torunu Halife Ali’nin oğlu Hüseyin’in anısına ve bu olayın Muharrem ayının 10’una denk geldiği kabul edildiğinden o gün pişirirler ve ayni gün şehit olan 12 imama atfen 12 çeşit malzeme ile yaparlar. Bazıları da 40 çeşit malzeme koymayı tercih ederler.

Halk arasındaki en bilindik inanç aşurenin Nuh’un gemisinin büyük selin ardından suların çekilmesi sonucunda Cudi dağına oturması anısına yapıldığıdır.. Bu inanca göre aşure gününde gemide bulunanlar, tufandan kurtuldukları için bir şükran borcu olarak gemide kalan nohut, buğday, üzüm, bakla gibi bütün yiyecekleri toplayıp bunlardan bir çorba pişirmişlerdir. Bazı deyişlere göre de tufandan ellerinde kalan tatlı tuzlu ne varsa aç kalmamak için karıştırıp bir tür çorba yapmışlardır.

Aşureyi, yapılış sebeplerini ve kökenini araştırınca çeşitli kültürün ayni kazanda buluştuğunu görüyoruz. Toplumumuzda aşure tüm yıl boyunca yapılabilen bir tatlı olduğu halde hiçbir zaman sadece evde yemek için yapılmaz, muhakkak paylaşılır, geleneklere göre kız anneleri özellikle Muharrem ayında aşure yapar ve eşe dosta dağıtırlar. Bu sevgi ve dostluk alışverişi komşu evler arasında aşure kaselerinin değiş tokuşuna sebep olur.

Tabii ki ana malzeme buğday olsa bile her kültürde ve her evde pişen aşurenin tadı da başka olur. İçine katılan çeşitli malzeme aşurenin lezzetini ve kıvamını belirler. Günümüzde muhallebi kıvamında yenilen aşure, Osmanlı sarayında süzülerek özel aşurelik sürahilerde sunulurmuş.

1-DSC_6626-1

 

MALZEMELER:

500 gr. aşurelik buğday

1,5 kg. toz şeker

2 avuç haşlanmış nohut

2 avuç haşlanmış kuru fasulye

1 çay bardağı pirinç

Yaklaşık 5-6 lt.su

İçine eklemek ve üzerlerini süslemek için: Kızarmış kestane, ceviz, Antep fıstığı, fındık, badem, nar taneleri, kuru incir, kuru kayısı ve başka yemişler. Yine arzu edenler içine az gülsuyu katabilirler. Bazıları da üzerine tarçın ekerler. Bunlar tamamen arzuya bağlı şeylerdir.

 

YAPILIŞI:

Öğrendiğime göre eskiler aşureyi 3 günde yaparlarmış ama modern mutfaklarda bu işi 2 hatta 1 günde bile yapabiliyoruz. Ancak 3 güne böldüğünüzde daha az yorgunluk olduğunu da unutmayalım.

-Buğdayımızı ve pirinci geceden suda ıslatıyoruz.

-Nohut ve fasulyemizi de ıslatıyoruz. Bunları ertesi gün düdüklüde haşlıyoruz. Ancak bu işlemi önceden de yapabilirsiniz. Hatta buzlukta haşlanmış nohut fasulyeniz varsa işiniz daha da kolay.

-Buğday ertesi gün büyük bir tencerede iyice, taneler yarılıp da nişastasını salana kadar kaynatılır.

– İyice kaynayan buğdayı ocaktan alıp, kapağını kapatıyoruz. Tenceremizin her bir yanını sıkıca battaniye ile örtüp ertesi sabaha kadar bekletiyoruz. Yani eskilerin tabiriyle buğdayı *“gelin” ediyoruz.

-Ertesi sabah tenceremizi açtığımızda buğday suyunu çekmiş ve pelteleşmiş olacak. Oacağın altını açmadan bir miktar sıcak su ekleyip buğdayı çözüyoruz. Bir çaydanlıkta sürekli kaynar su bulunduruyor ve tenceredeki su azaldıkça üzerine eklemek suretiyle aşuremizi tekrar kaynatmaya başlıyoruz. Bu aşamada nohut ve fasulyeleri, ekliyoruz.

-En sonunda artık buğdayın tam pişmiş olduğuna emin olduğumuz anda şekerini ekliyoruz. Çünkü erken konan şeker buğdayı aniden sertleştirebilir , aşureyi de sulandırabilir ve aşurede buğday taneleri diri kalabilir. Bazıları bu aşamada aşureyi el blenderi ile ezmeyi tercih edebilirler, bu tamamen keyif meselesi.

 

– Artık minik kesilmiş kuru kayısılar, isteniyorsa incir, fındık, badem, kestane, sultani üzüm aşureye katılır ve bir iki dakika sonra ocak söndürülür. Ben kayısı ve kestaneyi kaselerin dibine koymayı üzerine aşureyi dökmeyi tercih ederim. Bu da size kalmış bir şey.

Aşuremiz pişmiş servis tabaklarına alınıp süslenmeye ve eş dost, konu komşu ile paylaşmaya hazırdır.

Aşureniz ve eviniz bereketli olsun!

 

*gelin etmek: Bir rivayete göre eskiden aşure tenceresi salonun ortasına konur ve gelin olarak düşünülürmüş ve üzeri çeşitli örtüler, ev halkının getirip bıraktığı hırka, başörtüsü gibi şeylerle örtülür, gelinin gece boyu üşümemesi sağlanırmış.

NOT.:Eğer aşurenizi düdüklüde yapmak istiyorsanız, o zaman geceden ıslattığınız buğday,fasulye ve nohutu ertesi sabah ayrı ayrı düdüklüde haşladıktan sonra , 10 dakika kadar da hep birlikte yine düdüklüde özlendirebilir, ardından büyükçe bir tencereye alıp şekerini ve diğer katmak istediklerinizi katıp gerekirse kaynar su ekleyerek kıvamını ayarlayabilirsiniz. Ancak 6lt. lik bir düdüklüde yapabileceğiniz en fazla miktar yukarıdakinin yarısı olabilir. Yani 250 gr. buğdaydan fazlasını düdüklüde pişirmek tehlikeli olabilir.

Kavala/Edirne Kurabiyesi

03 Kasım 2014

1-DSC_5124

 

Ben diyeyim Kavala Kurabiyesi siz deyin Edirne Kurabiyesi, yok aslında birbirlerinden farkı, ikisi de ortak kültürlerin ortak malzemelerle yapılan enfes bir tadı. Şöyle de diyebiliriz. Yunanistan’ın Kavala şehri adına tescillenmiş olan bu kurabiye vatanımızda da bademin en çok kullanıldığı Trakya ve Ege Bölgesi’nde özellikle,Edirne, Çanakkale,Bozcaada,ve İzmir civarında sıkça yapılan bir un kurabiyesidir.Bir çok yerde sadece badem değil, Antep fıstığı da katılarak yapılır. Hamurunun başlıca özelliği ununun kavrularak kullanılmasıdır. Ayrıca hepimizin alışık olduğu hamurlardan bir farkı da içinde bir miktar da nişasta olmasıdır.Yoğururken azıcık zorlanılsa da tadına doyum olmayan bu kurabiyenin gerçeğe uygun olanını yakınınızda bir yerden satın alamıyorsanız taklitlerini yemektense kendiniz yapabilirsiniz bence.

Neler gerekiyor?

6 kahve fincanı un

3 kahve fincanı nişasta

3 kahve fincanı pudra şekeri

200 gr oda sıcaklığında tereyağı

1 tatlı kaşığı kabartma tozu

1 su bardağı kadar badem ve Antep fıstığı

Nasıl Yapılıyor?

Elenmiş unu bir tavada hafifçe yakmadan kavuruyorum. Soğuduktan sonra nişasta, kabartma tozu ve tereyağını ekliyor, iyice yoğuruyorum. Ardından pudra şekeri ve iri dövülmüş badem ve fıstığı da ekleyip tekrar yoğuruyorum ve dinlenmesi için hamuru yağlı kağıda sarıp buzdolabında bir süre bekletiyorum. Daha sonra iki yağlı kağıt arasında yarım parmak kalınlığında açıp yuvarlak kesme kalıbıyla ay şeklinde kesiyor ve önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında yaklaşık 20 dakika fazla kızartmadan pişiriyorum. Pişen kurabiyeleri üzerinde bolca pudra şekeri olan tepsiye alıp her iki tarafını iyice şekere bulayıp soğuyunca teneke kutuda saklıyorum.

Bu hamur biraz zor yoğurulan bir hamur olduğundan yoğurmak için mutfak robotu kullanmakta yarar var.

Afiyet Olsun!

1-DSC_5126

Söz çorbadan açılmışken…

28 Ekim 2014

Çorba, kimi kaynaklara göre tuz ve su kimine göre de et ve suyun birleşmesinden oluşan bir sözcük ve evrilerek dilimizde ‘çorba’ olmuş.Ben çorbayı yoktan var edilebilecek bir doyumluk olarak düşünmüşümdür ve sofralarımızdaki yerini hiç bir şeye değişmem. Üşüsek ısınmak için,hasta olsak ilaç niyetine, iftarda mideyi ana yemeğe hazırlamaya, başka bir şey yoksa besleyici bir çorbaya ekmak doğrayarak karın doyurmaya tek kelimeyle çorba yeter. Taşı suyla kaynatıp çorba yapan adamdan söz edildiğini duymuşsunuzdur belki,ya da aşurenin doğuşunun da bir tür çorba olduğunu bilirsiniz. Elinde ne varsa koy,muhakkak karın doyuracak birşey çıkar ortaya. Merak mı ettiniz taşla çorba yapan adamı.Şöyle derler:Ülkenin birinde uzun süredir yollarda kalıp açlık çeken bir adam karnını doyurmak için vardığı köyün ortasında yaktığı ateşe bir kazan dolusu su koymuş,içine de bir kaç parça çakıl taşı atmış kaynatmaya başlamış. Onu gören bir çocuk merak edip sorunca benim elimde taş vardı taş koydum çorba yapıyorum, ancak tuzu yok biraz tuz veren olur mu demiş. Çocuk hemen eve koşmuş biraz tuz getirmiş,gelirken de herkese köy meydanında adamın biri taşla çorba yapıyor deyince, herkes meraklanıp adamın yanına koşmuşlar. Adam çorba yapıyorum, ama keşke azıcık soğan olsaydı deyince biri soğan getirmiş,adam keşke azıcık pirinç olsaydı deyince bir başkası koşup pirinç getirmiş ve bu kazan ağzına kadar çeşitli malzemelerle dolana kadar sürmüş.Sonunda hem lezzetli hem besleyici bir kazan çorbaları olmuş.Yoldan gelen aç adam” Haydi şimdi tasınızı kaşığınızı alın da hep beraber karnımızı doyuralım ben bu kadar çorbayı tek başıma içemem ki ” demiş ve bu olay paylaşmanın kutsallığını anlatan bir masal olarak dilden dile değişik şekilerde anlatılmış

Diyeceğim o ki çorba çeşitleri saymakla bitmez ve her şartta bir çorba pişirmek mümkündür.

Bugün de hava soğuk ve yağışlı. Ben dün olduğu gibi size birkaç “doyumluk” çorba seçeneği vereyim dedim.

Minestrone/İtalyan sebze çorbası

1-DSC_7405

Aç doyuran çorbası

1-DSC_3812

 

Borç Çorbası

1-DSC_7748

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 7.529 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: