Skip to content
Reklamlar

Mandalina Reçeli yapsak mı?

29 Kasım 2017

Urla’da yaşıyoruz; yaz kış biliyorsunuz artık. Buralarda yer gök yazın incir, üzüm, sonbaharda zeytin kış gelince de mandalina, limon, portakal, turunç… Artık sayıları çok azalsa da mandalina bahçeleri çevrede şu ara en çok gördüklerimiz ve tabiidir ki mandalina kış boyu en çok tükettiğimiz… Bu yıl da dostlar sağ olsun sandık sandık mandalinayı toplayıp getiriverdiler; üstelik ne ilaç ne hormon de üzerini kaplayan mum var. Missss…

Baktım ki yiyerek tüketemeyeceğiz haydi reçel yapalım bari dedim. Aslında artık pek reçel tüketmediğimiz için değişik bir şey değilse yapmıyorum. Anılarıma baktım; mandalina reçelini bulamadım. Ben kışları bulabilirsem Yafa portakalından anneannem usulü portakal reçeli yapmışım.https://mutfakpenceremden.com/2013/01/11/anneannemin-portakal-receli/Anneannemin Portakal Reçeli

Kolları sıvadım giriştim işe. Gelen mandalinalardan ufak ve daha ince kabuklu olanlardan 2 kilosunu ayırdım. İyice ovalayarak yıkadıktan sonra önceden geniş bir tencerede kaynattığım suya atarak on dakika haşladım. Sonra  haşlama suyunu döküp yeniden kaynar su ekledim ve ikinci kez haşlayıp o suyu da döktüm. Mandalinaları bir süzgece aldım. Bu arada 1,5 kg toz şekeri 3 su bardağı suyla kaynatarak reçelin şerbetini hazırladım.

Soğuyan mandalinaları keskin bir bıçakla ortadan ikiye böldüm. İsteyen daha minik parçalara ayırabilir. Bu arada ufak bir çay kaşığı yardımıyla çekirdeklerini çıkartmayı unutmadım. Mandalinaların kokusu kaynamakta olan şerbete atar atmaz bütün evi sardı. Koku bana sıklıkla reçellere kattığımız sakızı anımsattı ve yaptığım reçeli iki ayrı tencereye böldüm. Birine karanfil diğerine ise azıcık şekerle dövdüğüm 2 diş sakızı ekledim. İşin sonuna geldiğimde yani reçelin şerbeti koyulaşmaya başladığında 2 limonun suyunu tencerelere taksim ettim. Reçelin yeteri kadar koyulaşıp koyulaşmadığını anlamak için bir kahve fincanı kadarını  hemen buzdolabına aldım. On dakika sonra çıkartıp baktığımda şerbeti iyice ağırlaşmıştı. Artık reçelimi soğutmadan sıcak sıcak kavanozlara dökebilirdim.

Bu arada evdeki kokulara fırından gelen anason ve sakız kokusu da eklenince başım dönmeye başladı ve kendime  acele bir kahve pişiriverdim. Fırından çıkarttığım tazecik sakızlı ekmeklerdenhttps://mutfakpenceremden.com/2011/10/10/sakizli-ekmek/ birini kesip mandalina reçeliyle tadına bakmak için köşeme geçtim. Bu keyfi sizlerle paylaşmadan olmazdı.

Not: Sakızlı ekmeğimizi nihayet glutensiz Halk ekmek unuyla da denedim ve sanırım başarılı oldum. Haftaya yapılış fotoğraflarıyla burada olacak.

 

 

Reklamlar

Pat,pat, pat… lap,lap,lap

27 Kasım 2017

 

 

Her ne kadar klavyemin başına geçtiğimde artık bu sesler yerini gök delinmişcesine yağan yağmurun şakırdamasına bırakmış da olsa bugünkü yazım pat, pat ve lap lap seslerine ait olacak.

Kasım ayının son günlerini sürüyoruz. Yazlıkçılar çoktaaan evlerine döndüler ve biz de azalan trafik sayesinde doğanın sesini daha net duyar olduk. O kadar ki bahçemizdeki incir ağaçlarının kurumuş yapraklarının yere düşerken çıkarttığı lap, lap seslerini bile duyabiliyoruz. Horoz Şeraffettin’in gece gündüz ötmesi ne kadar doğal bilemiyorum ama şu ara her yerden pat, pat, pat sesleri gelmekte. Yolların sağında solunda ve arkalarında her yerde bu ses. Zeytin çırpma sesi bu.

Zeytin; altın değerinde kutsal meyve. Yağmurlu günler kapıda haberi gelince milletin eteği tutuşuverdi. Kimi bahçede kadınlı erkekli onlarca işçi, kiminde ailesini yanına katıp zeytin toplamaya gelen köylüler, kiminde de bizim gibi acemi göçmenler.Lafı bile olmaz bizimkinin; hepi topu iki ağaç, dersiniz de öyle olmuyormuş işte. Bir haftadan diğerine olgunlaşanları bekliyor sırası geleni topluyorsun. Ya da yeşilde yok gözüm siyah isterim dersen kasım ayını bekliyorsun.  Uzun lafın kısası, hummalı bir çalışma vardı buralarda geçtiğimiz hafta. Bu sene ürün bol, diyorlar köylü toplamaya yetişemiyormuş. Çoğu da sıktırmaya verecekmiş. Kolay gelsin hepsine. Biz mi… Biz ancak sofralık zeytin basmaya çalışıyoruz; kendimizce kulaktan dolma bilgilerle…

Sesler diyordum, evet son kalan zeytinler de çırpılıp toplanınca, incir ve tüm diğer ağaçlar çırılçıplak kalınca bu sesler de kesilecek. Komşulardan gelen traktör sesleri de azalacak. Ardından testere sesleri budama zamanının geldiğini haber verecek.

Sessizliği baharın ilk müjdecisi kuş cıvıltıları bozacak.

Ancak buraların simgesi rüzgar sesi hiç eksik olmayacak. Kimi gün lodostan çokça da poyrazdan.

 

 

 

 

Sonbahar Çorbası

24 Kasım 2017

mutfak penceremden

Havaların kararsızlığı giysilerimize de yansıyor. Ya sabah saatlerinin serinliğine aldanıp kalın giyiniyor, öğle saatlerinde üzerimizdekilerden kurtulmaya çalışıyoruz, ya da gün ortası sıcak oluyor diye sabahtan ince giysilerle sokağa fırlıyoruz. Henüz kaloriferlerin yanmadığı evlerin dışarıdan daha serin olduğu bu günlerde bağışıklık sistemimizi güçlendirecek besinlere ihtiyacımız oluyor. İşte bu yüzden, bu hafta sizinle peş peşe sağlıklı çorbalar yapacağız.Bu  çorbalarda özellikle çocuklarımıza yedirmek isteyip de yediremediğimiz yararlı sebzeleri kullanacağımız için bir taşla iki kuş vurmuş olacağız.Bugünkü  tarifim, vücudumuzun duyduğu şeker ihtiyacını da karşılayabilen, vitamin deposu bir çorba tarifi olacak .

 MALZEMELER:

4- 6 Kişilik

2 adet orta boy havuç

1 su bardağı kırmızı veya sarı mercimek

2 adet kırmızı etli biber

1 adet kuru soğan

1 adet portakal

1 parça taze zencefil / yaklaşık 3 fındık boyutunda

1 çorba kaşığı tereyağı /ben 1 çay bardağı kadar buzlukta dondurduğum *süt kaymağını kullanıyorum.

1  1/4 lt. su / suyun bir bardağını sütle veya et suyu…

View original post 96 kelime daha

Yeşil mercimek ekmeği üstelik glutensiz

23 Kasım 2017

Merak buyurmayınız, fazla masal anlatmadan tarifi vereceğim bu kez. Zira bu ekmeği yediğimiz, anlattığımız sonra da yaptığımızdan beri herkes tarif sormakta, hadi yaz hadi, hadi demekte. Yine de bir iki çift sözle gönderme yapmadan duramayacağım. Urla’da çok fazla İstanbul göçmeni var. Bunların arasında tam Urla merkezde Malgaca Pazarı’nın içinde “Kadıköy Kafe” adında bir aile işletmesi  de var. Sık sık kahvaltıya, yemeğe gittiğimiz yerlerden biri de burası. Gide gele eşim ve kız kardeşimin glutensiz beslendiğini öğrendiler. Sanırım bizimkiler gibi gluten diyeti yapan çok müşterileri olunca onlar da menülerine bazı eklemeler yaptılar. Bunlardan biri de şaşırtıcı lezzetiyle dikkatimizi çeken yeşil mercimekli ekmek. Hemen tarif alındı ve kız kardeşim ve benim mutfağımda denemeler yapıldı. Tadıma geçildi. Beğenildi. Hem de çok. Buyrun, temel malzemeleri birlikte görelim, yapılışı deseniz çok kolay, aynen kek yapar gibi, ancak pişirirken az dikkat gerekiyor. Kolay gelsin…

1 su bardağı yeşil mercimek ( bir gece önceden soğuk suda ıslatılmış ve süzüldükten sonra iri un kıvamına gelene kadar rondodan çekilmiş)

1 su bardağı kaşar, beyaz, İzmir tulum peyniri rendesi ( sadece birini kullanmak  da mümkün)

4 yumurta

1 çay bardağı zeytinyağı

1 çay bardağı yoğurt

1 çay bardağı  irice kırılmış ceviz içi

1 çay bardağı badem unu ( arzuya göre)

Ben kendi ekmeğime 2 çorba kaşığı da susam ekledim, nefis oldu.

2 çay kaşığı kabartma tozu

Tarifi verenler aslında bu ekmeğe

maydanoz, dereotu ve hatta taze soğan bile koymuşlardı. Kardeşim aynı onlar gibi yaptı, ben illaki bir değişiklik yapayım dedim ve  ekmeğimde yeşilleri kullanmadım. Her ikisi de buzdolabında üzeri kapalı olarak birkaç gün tazeliğini koruyor ve afiyetle yeniyor.

Pişirirken dikkat!

Aynen kek yapar gibi önce yumurtaları çırparak başlayıp sonra diğer malzemeyi ekleyerek hazırladığımız ekmeğimizi soğuk fırına atıyor ve sonra fırını 170 dereceye açıyoruz. On dakika kadar ekmeğin kabarmasını bekledikten sonra hemen üzerine bir tepsi sürüyoruz ki ekmeğimiz in üzeri hemen kızarmasın ki içi iyice pişebilsin. Yaklaşık 30 dakika sonra bu tepsiyi tekrara çıkartıyoruz ve ekmeğimizin içinin piştiğine emin olana kadar fırında tutuyoruz. Ekmeğimize temiz bir bıçak saplayarak pişip pişmediğini kontrol edebiliriz. Fırından çıkan ekmeği bir tel ızgara üzerinde  iyice soğuttuktan sonra dilimliyoruz.

Kahvaltıda veya çay saatinde afiyetle tüketiyoruz.

 

 

 

 

İlaç Gibi Bir Çorba

21 Kasım 2017

mutfak penceremden

Sonbahar,  Kasım ayıyla beraber hükmünü sürmeye başladı. İstanbul’da hava mevsim normallerine geriledi, soba ve kaloriferler yavaş yavaş evlerimizi ısıtmaya başladı. Akşam yemeklerimizdeyse şöyle sıcacık bir çorba aramaya başladık. Hele hele benim gibi şifayı kapanlar için çorba ilaç gibi geliyor. İlaç demişken bu vereceğim tarifteki malzemelerin tümünün ayrı ayrı şifalandırıcı etkisi var. Bu yüzden böyle günlerde  şifa niyetine içebileceğiniz gibi içindeki sebzeleri tek başına yediremediğiniz çocuklarınıza da kolaylıkla verebilirsiniz. Yanii,bir taşla iki kuş. Aslına bakarsanız soğuk algınlığı için en iyi ilaç gerçek tavuk suyuna yapılmış bol limonlu şehriye çorbasıdır ama günümüzde gerçek tavuğu nereden bulacaksınız ki?

MALZEMELER:

4 kişilik

2 kase dolusu halka halka kesilmiş pırasa

2 kase dolusu brokkoli

1/2 kase sarı veya kırmızı mercimek

1 avuç taze nane, varsa 1 avuç taze fesleğen

1 parmak boğumu kadar taze zencefil

1 tatlı kaşığı silme zerdeçal

1 çay kaşığı karabiber, tuz

2 çorba kaşığı tam buğday unu

 un ister hafif pembeleştirilmiş…

View original post 63 kelime daha

Hazan rüzgarıdır bu esen; hüzün değil… Urla’da Ekim güneşi bulutlar ardına saklandı.

01 Ekim 2017

 

İster yaz sıcağında ister güz rüzgarında ister kara kışta olsun; güneşimiz hep olsun. En dertli günümüzde bile içimizi aydınlık tutan güneşimiz bugün bize görünmek istemedi. Gökyüzü bulutlarla örtülü Urla’da. Hava ha ağladı, ha ağlayacak diyorsak da ne yazık ki tam dört ay oldu bahçemize bir damla yağmur düşmedi.

Hep yazıyorum ya; öğrenme sürecimiz henüz tamamlanmadı. İki kış, iki de yaz geride kaldı oysa. Bu yaz işler istediğimiz gibi gitmedi; tozdu topraktı asfalt çalışmaları derken ektiğimiz yazlıklar yüzümüzü güldürmedi ama eylülle birlikte güneş etkisini biraz azaltır azaltmaz doğa bize yine sürprizlerini sundu.

Geçen sonbahar kışlık tohumları atmakta gecikmiştim. Eylül ayının rüzgarsız ve ılık günlerini kaçırınca toprağa attığım tohumlar sağa sola savrulmuş ya birbirlerinin üzerine çıkmış ya da yataklarından dışarıda bir yerlerde çimlenmişlerdi. Öğreniyoruz diyorum ya; bu kez daha dikkatli davrandım ve rüzgarlar geri gelmeden tohumları toprakla buluşturdum. Ne olur ne olmaz diyerek üzerlerini örttüm ve her gün hafif hafif sulamaya başladım. Maydanoz ve dereotu nazlı, ancak rokalar çoktan boy gösterdi.

Bir de bakla… Erken demişlerdi ama ben dayanamayıp gömüvermiştim toprağa. İki haftaya kalmadı görünüverdiler. Marullar da nazlı biraz ama yakında dayanamaz patlarlar, eminim. Ardından ıspanak ve pazı da şenlendirecekler bahçemizi. Ben bu işlerle meşgul olur, yazdan kalan ne var ne yok sökmeye niyetlenir, kışlık havuç ve pırasaya yer açmak isterken koca yaz naz niyaz eden patlıcanlar ve biberler” dur sökme bizi” dercesine coşuverdiler. Hele hele, bir kenarcıkta unutulan iki fasulye sırığının üzerinden bana gülümseyen o börülceler yok mu? İnsanın köklemeye eli varmıyor doğrusu. Ya şu sakız kabağının yaptığına bakın. En az yedi sekiz kök kabaktan  geriye cılız mı cılız bir kök kalmıştı da yaprakları yemyeşil diye sökmeye kıyamamıştım. Geçen hafta toprağı havalandırayım, ıspanak tohumlarıma yer açayım derken ne göreyim; bizim kabağın tırmana tırmana sarıldığı tahta ayağın üzerinde bir kabak inatla büyümeye çalışmıyor mu? İster inanın ister inanmayın koca yaz durdu durdu, doğa şimdi bana hediyesini sundu. Bir kabaktan ne olur demeyin; ya Melisçiğimiz’e yemek olur ya da bırakırız gelecek yıla tohum olur. Bu kadar inat ısrar ederek geldiyse vardır bir hayrı nasılsa. Bir de çekirgelerin yapraklarını dişleye dişleye bir hal ettiği patlıcanlarımız var ki, insan kopartmaya kıyamıyor. Ne hoş ve ne güçlü bir bitki şu patlıcan. Sağlam bir gövdeye bağlı güçlü dallar üzerinde mor beyaz çiçekler ve uçlarında büyüyen mor meyveleri. Kimi topan, kimi uzun. Eh sonbaharın ortalarında soframıza bir patlıcan yemeği daha gelecek bu gidişle. Kahvaltılık kıl biber devam ediyor. Miss gibi… Reyhanlar  çoktan tohuma durdu.

Urla civarında nefis bir çalı türü var; “Gaura” adı, botanik dilinde… Bahçemizin güzel süsü. Bir yılda usanmadan çiçak açan gitgide yayılan, hatta sardunyalarımı ezip geçen şu gaura. İki köktüler. Biri aldı başını hala büyümekte ama diğeri birden kuruyuverdi. Neye küstüyse bilemedik vallahi. Sardunyalarımıza dadanan bir “gaura ” olsa iyi de çekirgelerle baş etsinler diye evlat edindiğimiz tavuklara ne demeli… Şaka gibiler… Koca bahçeyi bırakıp sardunyaların çiçeklerini bir bir ısırıp atıveriyorlar. Çit mit fayda etmiyor. Bizim Rukiye ile Şaziye meydanı boş buldular mı, hoooop sardunyaların dibini oymaya geliyorlar. Şaziye de kim diyeceksiniz. O Rukiye’ye gelen kuma. Pek  azametli pek de bilmiştir kendileri. Yumurtalarını kümese değil de gül ağacının dibine yapıp saklayan de Rukiye ile Şerafettin’i yoldan çıkartan da o vallahi. Hoş bu ara bu kumalara bir şeyler oldu. Bütün gün gur gur, gurk edip bir türlü yumurtlayamıyorlar nedense. Ben aile içi şiddetli geçimsizlik diyorum ama tam olarak bilemiyorum doğrusu.

Uzun sözün kısası hazanla hüznü karıştırmadan kış hazırlıklarına devam edeceğimiz ılık bir sonbahar geçirmeyi diliyorum. Belki sizin bahçeniz de size tatlı sürprizler yapıyordur. Belki siz de bana paylaşırsınız…

Afiyetle, sevgiyle kalınız.

Seni gidi yaramaz çekirge! Pıtı pıtı çekirge…

07 Ağustos 2017

 

 

Gününüz, günlerimiz aydın olsun dostlar. Yine uzuuuun bir ara vermişim paylaşımlarıma; bir döndüm baktım ki en son haziran başıymış; bahçede neredeyse herşey yolunda gibiymiş. Lavantaları saran gelincik böcekleri dışında pek derdimiz yok gibiymiş… Şu ardımızda kalan iki ay içinde neler yaşandı şuncacık bahçemizde izninizle azıcık anlatayım. Hani diyordum ya gelincik böcekleriyle kardeşim sabahtan mesaiye başlıyorlar diye, vallahi zavallı böceciklerin günahı pek fazla değilmiş, çünkü temmuz sonu fevkalade bir lavanta hasadı oldu bu yıl. Bodrum katımızın zemine serdiğimiz lavantalar şimdi hem serin hem kuru ortamda kururken mis gibi kokularıyla da bizi ödüllendiriyorlar.

 

Ancak bahçemizi mutsuz etmek için yarışa giren başka şeyler de oldu bu yaz. Bir sabah uyandık baktık ki ne görelim; yoncalarımızın tümü dantel dantel olmuşlar. Hemen bir bilene danıştık tabii… Vah vah, bahçenize çekirge sürüsü girmiş, cevabını aldık. Eeeee! Yani? N’olcak şimdi? İlaçlama lazım ama, yararı var mı bilen yok. Biliyorsunuz, hep yazıyorum; bizim amacımız temiz bahçe temiz toprak. İlaçsız yaşam. Sanal ortamda bizim gibi düşünen guruplara danıştık. Çare kedi ve tavuk beslemek dediler. Bizim zaten bir Zeyna’mız var. (Kardeşimin güçlü kuvvetli güzel kedisi.) Kendisi biraz ye iç, yan gel yat sever ama ne de olsa kedi işte … Ama bir kedi koca bahçeyle nasıl baş etsin ki?Kümes kurun, dediler. Doğrusu ben hiç de istekli değildim ama kardeşimle eşinin çabalarına itiraz etmedim. Kümese uygun tek yer onların yatak odalarının yakınındaki bir köşeydi ve enişte bey sıkı bir çalışmayla süper bir kümes yapıverdi. Eksik olmasınlar, sevgili Şadan Tamer Güvenir çifti kümeslerinden özenle seçtikleri bir horoz ve bir tavuğu kapıp geldiler. Aman! Dediler, tavuğumuz henüz gencecik bir kızdır, önce yerine alışsın, biraz büyüsün serpilsin sonra yumurtlamaya başlar. Ama gelin görün ki bizim Şerafettin ile Rukiye pek yaramaz çıktılar; üç güne kalmadan yumurtalar gelmeye başladı… Önceleri kümesten çıkmaya pek yanaşmadılarsa da kardeşim birazcık aç bırakınca  bahçede dolanıp kurttu böcekti ayıklamaya başladılar ama ah şu çekirgeler yok mu? Bunlara bir iki değil on tavuk bile yetmez anlaşılan.

 

Sizin anlayacağınız herkes kendi işini yapmakta. Zeyna, Şeraffettin ile Rukiye’ yi korkutmaya çalışırken Şerafettin efendi Rukiye’sini korumak için babalanıp duruyor, sonunda Zeyna Zeynalıktan vaz geçip bir kenara siniyor. Şerafettin vakitli vakitsiz ötüp duruyor, buralar benden sorulur, diyor ama çekirgelerin pek umuru değil. Dün de yepyeni bir gül fidanıyla beslenmişler, doymamış erguvan ağacına saldırmışlar. Ah çekirge vah çekirge…

Doğada yaşam böyle işte. Tek sorunumuz çekirgeler değildi ki bu yaz. Ne yazık ki tam iki aydır halen devam etmekte olan bir asfalt çalışması sürüyor buralarda. Kazılıp bırakılan, haftalarca toz duman içinde kalan evler ve bahçeler, tozdan boğulan ağaçlar ve sebzeler… Daracık köy yollarından geçirilen dev araçlar ve bu arada yerle bir olan ağaçlar…Bu arada üç aydır bir damla yağmur görmeyen ama fırtınadan ve aşırı sıcaklardan nasibini çokça alan bahçemiz kalın bir toz örtüsüyle kaplanınca olan oldu; domatesler, salatalık, fasulye ve kabaklar intihar ederken biber ve patlıcanlar pes etmediler şükür. Anlatması bile sıkıntılı bir süreci halen geride bırakmış değiliz ama biz öğrenmeye devam ediyor, doğanın bütün bu olumsuzluklara rağmen bize sunduklarına” şükran” diyoruz. Kardeşim bir gün bakıyor ki haftalardır yabani bir sarmaşık olduğunu düşündüğü yaprakların arasından tam 3 kudret nektarı ona sarı sarı gülümsemiyor mu… Ne ara, nereden gelmişler acaba? Yine bir sabah aslında yabani bir görüntüsü olan sakız çalımızın ilk kez kırmızı kırmızı çiçek açtığını görmek, yaseminlerin birden bire enine boyuna dallanıp budaklandığına şahit olmak da yüzümüzü güldüren sürprizlerden bazıları.

Şimdi bazılarınızın mutfakta neler olduğunu merak ettiğinizi biliyorum. Üstelik hiç yeni bir tarif vermediğim için de üzgünüm. Ancak bildiğiniz gibi yeni denemeler yapmak için çok az zaman kalıyor ve ben de kopya paylaşımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Ama önümüzdeki günlerde yepyeni bir yaz turşusunu ve ardından gluten intoleransı olanlar için bir kaç tarif ve belki de yumurtasız beslenenlere de bazı öneriler paylaşacağım.

Şidi size bir sır vereyim; bazen ben bile bugün ne pişirsem deyip bloğumun sayfalarını karıştıryorum. Bu arada “dokuzuncubulut” ve “cafefernando”yu da ihmal etmiyorum.

Şimdi çekirgeyle mücadele için yazılanları okumaya devam etmeliyim.

Hoplayıver çekirge, zıplayıver çekirge… Kalk git bahçemden çekirge…

 

%d blogcu bunu beğendi: