İçeriğe geç
Reklamlar

Yararlı bir paylaşım varsa ben dayanamam paylaşırım.

16 Haziran 2019
Gününüz aydın sofranız bereketli olsun diyerek başlayayım. Mutfakpenceremden takipçilerim bilirler; İpek Hanım Çiftliği’nin kurucusu Pınar Kaftancıoğlu’nu takip eder zaman zaman da yazılarını burada paylaşırım. Özellikle de bu haftaki yazısı gibi “genel anlayış yanlışlarımıza” parmak bastığı zaman kendimi tutamam. Çünkü inanıyorum ki doğru beslenmek bazen hayat kurtarabilir. Bu haftaki yazısının içinden konuyu dağıtmamak için bayram seyahati kısmını çıkartarak paylaşıyorum; Bazılarınıza kendisinin eleştirel dili sert ve bazen de dozu fazla gelse de uyanık olmak, sorgulamak, sofraya getirdiğinin gerçeğini bilmeye çalışmak doğru bir şey olsa gerek. Şöyle demiş Pınar Kaftancıoğlu;
Sosyal medya, mail grupları, PR çalışmaları, Blogger’lar, Vlogger’lar, süt grupları filan ciyak viyak “Ari ırk şöyle süper”, “Yok seçilmiş spermler, yok suni döllenme böyle süper” der iken…
 
Hibrit ırklardan hayvancağızların, kapalı ahırlarda acayip acayip yem karışımları ile beslenmeleri yine aynı “PR” ile övüldükçe övülürken…
 
Bu hayvancıkların normalin beş katı veriminde alınan sütleri bulunmaz hint kumaşı gibi satılırken… 
 
Aynı abuk sabuk “PR”, kanatlı sektöründe de cayır cayır yapılırken… 
 
En itibarlı (!) diyetisyenlerimiz toplu halde tavuk istif alanlarını gezer – över, “Kameralar da izliyor ne güzel” diye el sallarken…
 
Sürpriz bir şey oldu. 
 
Kaliforniya’da kapalı besicilik hem büyük ırklarda, hem de kanatlılarda tümden yasaklandı. 
 
E ama hani kapalı besi çok iyi idi? Hayvan dağ bayır gezerse maazallah zoonos hastalıklar filandı..? Ne oldu? 
 
Şu oldu… Üçüncü ve ikinci dünyaya “en iyisi bu” diye yutturulan şeyin, aslına olabilecek en berbat şey olduğu bir kez daha açık oldu. Tahminim Avrupa’nın müreffeh devletleri de bu kararı izleyecektir. Bizim memlekette bu adım atılır mı, atılırsa ne zaman atılır bilmiyorum ancak umutsuz olmak istemiyorum. Anlayan, soran – soruşturan tüketiciler, neyin arz edileceğine de karar verirler. 
 
 Hayvancılık bizim bu memleketteki en büyük şansımız. Emin olduğum, içinde yaşadığım, hatta içine doğduğum bir alandır bu… 
 
Anadolu’da gen bankası olarak kabul edilen dört sığır ırkı var. Kıymeti bilinmeyen olağanüstü özellikler ile donanmış bu sığır ırkları Doğu Anadolu Kırmızısı, Güney Anadolu Kırmızısı, Yerli Kara ve Yerli Boz ırklar. Topraklarımıza uyum sağlamış Karacabey Montofonu da – gen bankası değildir belki ama – bu dördü kadar kıymetli bir ırktır. 
 
Bu beş ırk, Türkiye toprağına %100 uyum gösteriyorlar. Hastalık nedir bilmeden en geniş alanda gezerek otlanır, süt değil adeta şifa üretiyorlar. Hala… Biz ise bunun karşısında her gün ithal tohumlar, hiçbir cinsler ile kendi ırklarımızı yok etme yarışındayız adeta. Simentaller, Holştaynlar, Cersey ırklar havada uçuşuyor. Çünkü verimleri yüksek. Hem de acayip yüksek. Ancak bu ırklar toprağa, iklime, floraya uymuyor. Uyumlanamıyor.
 
Haliyle en kıymetlisi bu imiş gibi “veterinerlerimiz 24 saat başlarında” spotları ekleniyor bu ineklerin yer aldığı sisteme. Alt metindeki “İneklerimiz her daim hasta” mesajı gözden kaçıyor. Kaçırılıyor. İki aşısı hariç veteriner tedavisi görmeden yirmili yaşlarına evin ferdi gibi gelebilen, ve hatta o yaşında bile gebe kalıp sağlıklı doğum da yaparak ailenin büyükannesinin yüzünü kızartan, “Maşallah” dedirten yerli inekler azalıyor, kayboluyor. Yerlerine sektörde yenilikler, yeni sistemler, yeni cinsler… 
 
Yeni “ari ırklarda” 3 yaşında, 4 yaşında hayvan var mı? Yoksa hepsi şeker hastası, kanser hastası oldu da çoktan kesime mi yollandı? Sorular, sorular, sorular… 
 
Hayvanların dünyası ile insanların dünyası birbirinden ayrılalı beri acı gerçekler de tıpkı sağlık yalanları gibi karşı taraftan saklanıyor. Büyükbaşların yüzyılın son çeyreğinden bu yana layık görüldükleri korkunç muameleyi de, tavukçuluk dünyasının zalimliklerini de, balıkların olağan hayatlarından tamamen farklı ve yanlış yetiştirildikleri üretim çiftliklerini de kimse görmek istemiyor. İnsan gözünün görmediğine, bilmediğine daha kolay katlanıyor. Üreten zaten göstermek bile istemiyor. Fakat gözleri kapatmak maalesef yetmiyor. İnek başına günlük verim hesapları, hayvanı – hayvancılığı sadece kâr gören işletmecilik anlayışı dönüyor geliyor ve sonunda bunu tüketeni vuruyor.
 
Yerli ırklar bizim topraklarımızın iklimine, taşına, eğimine, üzerinde biten ota, rüzgarına, suyuna, her şeyi kusursuz uyum gösteren, toprağın üzerinde yaşayan insana da aynı denklem içinde en uygununu sağlayan büyükbaşlar – idi. 
 
Bir toprakta bilmem ne A virüsü yaygınsa, bu virüsü yenmek için insanın bedeni de B enzimine ihtiyaç duyuyor ise bu enzimin kaynağı sağlıklı bir döngüde yerli ineğin topraktan yediği otta yer alır. Hayvan bunu sindirim sisteminde, serum tam tabiri ile aşı haline getirip sütünü içen insana tam ihtiyaç duyduğu hali ile verir. Veriyordu. Süt verimleri düşük olduğu için bu cinsler azaltıldı, yerlerine bu toprağa uyum sağlayamayan Holştayn ve Simentaller getirildi; o hayvancıklar da mecburen kapalı besiye mahkum edildi. Sonuç, toplum sağlığındaki genel düşüş, bağışıklık sistemlerinde çöküş olarak geldi. Daha fazlasını yazmak artık kalbimi yıpratıyor. 
 
Yerli ırkın boyu ufaktır, sütü evet; daha azdır. En iyi ihtimalle günde 10 kilo diyelim. Ama en zor arazide, en uzun mesafede dahi yürür – besler kendini bu hayvanlar. Sütlerinin de yağ ve protein oranları olağanüstü boyuttadır. Ortalama 3,5 protein içeren “süt” mera ve yerli inek denkleminde 5,5 – 6,5 aralığını yakalar. 
 
Tam burada, biraz zaman ayırarak Ecz. Ayşe Arık’ın “Sütün İçindeki Şeytan” yazısını okumanızı önemle tavsiye ediyorum. 
 
Konu daima gıdanın şifa mı, tehlike mi olduğu… Aynen buğdayda, ya da meyvede olan ” Yararlı mı? Zararlı mı?” konusu. Ekmek ama hangi ekmek, su ama hangi su gibi… Keçi sütü evet iyi, yararlı, ama hangi keçi sütü yararlı, hangisi zararlı? Uzayan giden bu yolda yıllardır pek çok bilim insanınca anlatılmaya çalışılıp hala tam olarak anlaşılamayan temel bir yanıt var. 
 
Beslenme gelenekseldir. Geleneksel olmalıdır. Beslenmede yeni ya da yenilikçi bir şey yoktur. Olmayacaktır. Yeni olan tek şey pazarlama taktikleridir. Arayışlarda talebini reklam, sunum, anlatılan ya da PR’ı yapılanın dışına çıkarma cesareti gösteren herkesi kutlar ve alnından öperim. 🙂 Sevgiler… 
Benden de size sevgiler.
Reklamlar

Açık Mutfak Sohbetleri 1, Aşçı Fok konuğumuzdu (Çok gecikmiş bir yazı)

22 Mayıs 2019

 

Kentten göçünce zaman artacak, biriktirip biriktirip ne yapacağımızı bilemeyeceğimizi hayal etmiştik ya… Iıııh! Öyle olmadı. Şikayetçi miyim…Iıııh! Uzatmayacağım, özellikle mevsim dönüşlerinde bizim gibi yeni nesil köylüler; bahçesinde bir şeyler üretmeye çalışan orta yaş üstü bahçıvanlığa soyunanlar için zaman çok değerli. Adeta doğayla yarış içinde oluyoruz. Defalarca yazdığım için neler yaptığımızı biliyorsunuz. Tekrarlamıyor ve  Aşçı Fok’la birlikte mutfakta olduğumuz o güzel günü belgelemeyi ve sizinle paylaşmayı geciktirdiğim için özür diliyorum.

Açık Mutfak Sohbetleri adı altında ilkini yaptığımız buluşmanın konusu Bahar Karşılaması ‘ydı. Mutfağımızın kapısını açtığımız ilk konuğumuzsa Nurdan Çakır Tezgin, nam- ı diğer Aşçı Foktu. http://www.ascifok.com/  https://www.facebook.com/pg/AsciFok.Nurdan/about/

Sevgili Nurdan Hanım’la aramızda oluşan muhabbetten söz edip konudan uzaklaşmaya niyetim yok. Kendisi eşi benzeri olmayan  özel insanlardan biri. Kendisi gibi özel kitapları da var. Tam 12 kadınla birlikte mutfağa girdik ve Nurdan Hanım’ın  “Edremit’in anaları zeytin kokar sofraları” adlı son kitabından 5 tarifi birlikte hazırlarken bir yandan da sohbet ettik. Nurdan Hanım’ın sohbeti en az yemekleri karad tatlıydı. Hele yemek tariflerini kendi yazdığı manilerle dile getirmesi yok mu… İşte  size iki örnek:

Edremit’in yemekleri

Anaların emekleri

Pişir taşır üşenmezler

Bol kepçedir yürekleri

***

Çıldır hamuru sulu olur

Otu ısırgan olur

Tepsi dolusu yapsan da

Dibi nasipsiz olur

***

 

Sıra geldi bu yemeklerden söz etmeye. Bakın o gün neler pişirdik?

Avunya Mantısı, Baklalı Cacık, Bahar karşılaması katıklı enginar, Çıldır ( çırpma / çalkama), Zeytin tatlısı

Şimdi bunlardan tam da bu mevsime uygun olan iki tarifi paylaşmak istiyorum. Tarifler aynen Nurdan Çakır Tezgin’in kaleminden.

Bahar karşılaması katıklı enginar / Aşçı Fok

Baharın taze ot ve baharatlarıyla şenlenecek bir enginar dolması bu. Katık genellikle hamur işiyle anılır fakat burada katığı meyve ve kokulu otlar için kullanıyoruz. Meyve katıklı ENGİNAR.

 Önce Malzemeler

12 kişilik

1- Kişi sayısı kadar ENGİNAR

2 – Bir kg. Kuzu veya hindi eti

3 – Limon (5-6 tane)

4 – Elma ( 2 -3 tane ekşi-tatlı)

5 – Havuç – patates ( orta boy birer tane)

6 – Bezelye ( 250gr. kadar taze iç araka)

7 – Taze soğan ve taze sarımsak ( ikişer demet)

8 – Taze baharatlar (birer demet dereotu, maydanoz, nane, arapsaçı)

9 – Bir su bardağı zeytinyağı

10 – Tereyağı 150 gr. kadar

11 – Kuru baharatlar (tuz, şeker, karabiber)

12 – Kuruyemiş ( 5-6 tane kayısı ve iki kaşık yaban mersini veya kuru üzüm)

 Sos: Bu yemek için bir sos gerekiyor. Pek az un ile tavada kalan etli harcın yağı suyu, limon suyu, iki yumurta sarısı, biber, tuz vs. karıştırılıp bir kenarda ılık bekletilir. Enginarların üzerine servis sırasında gezdirilir. (Glutensiz un kullanırız)

Hazırlanışı: Enginarları temizlemekle işe başlayıp biraz şeker, tuz, limon suyu ve zeytinyağlı suda yumuşayıncaya kadar pişiririz. Diğer tarafta bir tencerede iç malzemesini; etleri kuşbaşı, sebzeleri tavla zarı iriliğinde doğrayıp olabildiğince pişirip en son yeşilliklerini de koyarak enginarlara doldururuz. (Bu aşamada etler iyi pişmiş, meyveler az pişmiş olsa daha iyi.) Fırın tepsilerine düzgünce yerleştirir 15 – 20 dakika fırınlayıp son dakika sıcak olmasını sağlarız. Üzerleri kurumasın diye folyo ile örterek fırınlarız.

Son aşama: Sos ve taze birkaç yeşillikle servise hazırlama faslı.

*****

Zeytin Bohçası / Aşçı Fok

Malzemeler:

Yufka (4 adet yeterli)

Zeytin reçeli  (ben getireceğim)

Zeytin lokumu (getireceğim)

Ceviz içi (250 gr. kadar iri dövülmüş)

Yaban mersini ( 200 gr.)

Zeytinyağı Tereyağı eşit miktarda ( tavayı hafifçe yağlayacak kadar)

Pudra şekeri (200 gr.)

Hazırlanışı:

Her yufka dörde bölüneceğinden dört adet yufkadan 16 parça bohça çıkacak. Bu sayı sanıyorum fazlasıyla yetecek ve artacak.

Evet, dörde bölünen yufkaların her birinin içine kıyılmış lokum parçaları, ince doğranmış zeytin reçeli parçaları, önceden ıslattığımız yaban mersinleri, irice çekilmiş ceviz içleri konur, hafifçe ıslatarak bohça kapatılır.

Bütün bohçalar pek az yağ sürülmüş yapışmayan tavada önlü arkalı hafifçe kızartılır. Servis tabağına alındığında üzerlerine kararınca pudra şekeri serpilir.

Mümkünse ikiye bölünerek servis edilir ki içindeki yeşil lokumlar hoş görünsün.

 Not: Bu yöntemi sonraları yufkaların içine taze nane yaprakları koyarak da denemiştim, gayet hoş idi fakat nane baskın lezzet olduğundan öne çıkmıştı zeytini geride bırakmıştı! Tabi o zaman adı “naneli zeytin bohçası” olmuştu.  Nane yaprakları ile sunum da şık idi.

 

Paskalya Çöreği ve Rengarenk Yumurtalar

17 Nisan 2019

mutfak penceremden

1-PASKALYA ÇÖREĞİ

Bu sayfadaki tariflerin sahibi sevgili komşumu kaybedeli altı ay oldu. Onu kaybettik ama her günümüz onun anılarıyla dolu. Paskalya yaklaşınca onu anmamak elde değil. Eski yazımı bu yüzden tekrar yayınlamak istedim:))

Neredeyse hepimiz, küçüklüğümüzden beri Paskalya’nın anlamını bilmeden çöreğini yemişizdir ve hala da yemekteyiz. Küçüğünden büyüğüne, tanınmışından tanınmayanına tüm pastaneler bu çöreği yıllardır yaparlar. Mis gibi sakız kokusu yumuşacık dokusuyla çay saatlerinin vazgeçilmez bir ikramıdır, çörek. Eskiden her evde fırın olmadığı zamanlarda, Hristiyan komşularımızın bayram günlerinde hamurunu evlerinde hazırlayıp pişmesi için mahalle fırınına götürdükleri bu çörek sanırım bu yolla hepimizin evine girmeyi başarmıştır. Çocukken benim için Paskalya, Beyoğlu pastanelerinin vitrinini süsleyen boy boy çikolatadan tavşanlar ve yumurtalar, bir de içine renk renk boyalı yumurtaların gizlendiği çörekler demekti.

Gelenekler, korundukları zaman çok güzel anlamlar taşırlar nesilden nesile. Yaklaşık kırk yıldır ayni mahallede yaşadığım komşularımızın bayramları yaklaşınca, kendi elleriyle hazırladıkları renkli yumurtalar ve nefis çörekler yıllardır bizim de soframızı renklendirir. Böyle…

View original post 764 kelime daha

Adı ekmek de…

11 Şubat 2019

 

 

Mutfağımın başı döndü demiştim ya… Nasıl dönmesin ki…Bugün buğdaysız, çavdarsız, yulafsız, arpasız glutensiz ekmek yapmaya geldim deyince şaşırdı kaldı. Evet bugün az laf çok iş.Hemen malzemeyi sıralıyorum:

500 gr karabuğday unu ( greçka)

1 çay bardağı       pirinç unu

”                ”            mısır unu

”                ”           kuru fasulye unu

1 Türk kahvesi fincanı chia tohumu

1tatlı kaşığı  dolusu glutensiz kuru maya

1 tatlı kaşığı dolusu ince  kaya tuzu

1 tatlı kaşığı kadar kişniş

1 çay bardağı zeytinyağı

2 + 1/2 su bardağı ılık su.

Arzuya göre ceviz kırıkları, keten tohumu vb. eklenebilir.

Bütün malzemeyi karıştırarak ekmek hamurumuzu yoğuruyoruz. Ele gelen bir hamur oluyor.

Ilık bir ortamda üzeri örtülü olarak yaklaşık 2 ila 3 saat kadar mayalanmasını bekliyoruz. Sonra önceden 200 dereceye ısınmış fırında pişiriyoruz. (İlk 30 dakika 200 derecede, sonraki 35 dakika da 180 derecede)

Fırını kapatır kapatmaz ekmeği bir tel üzerine alıp soğumaya bırakıyoruz.

Evet, sorularınızı duyuyorum. Bütün bu değişik unları nereden alacağız. Bu reklama girdiği için tek tek yazmıyorum ama

büyük marketlerde ve ınternette bulabilirsiniz.

Afiyetle…

Eyvah! Mutfağıma bir şeyler oldu.

09 Şubat 2019

Oldu işte sonunda olanlar oldu… Mutfağıma bir şeyler oldu. On yıl önce tam buğday ve ekşi maya hayatımıza girip alışıldık sofra ekmeğimizi  kenara ötelemişti. Aman sağlıklı beslenelim, kepeği ruşeymi alınmamış has buğdaydan kendi ürettiğimiz mayayla ev ekmeği yapalım diye kolları sıvamışken karşımıza şu gluten denen illet çıkmaz mı… Yollardır pirince hayır bulgura evet diyen biz değildik sanki. Buğday  ve diğer tüm tahıllar bir anda öööö kaka oluverdiler. Bakmayın dalga geçer gibi yazdığıma; mutfağım kısa zamanda o kadar değişikliğe uğradı ki bazen kendi kendimle bile dalga geçmekten keyf alıyorum. Bir tür nefes almak benimki…

Ne diyordum, evet tahılları kaldırdık. Zira ne olursa olsun gluten denen şu zararlı madde (adı üzerinde glu) yapışkan bir şey. Ve çapraz bulaşma yoluyla bütün tahıllara ve dolaylı olarak daha birçok gıdaya ulaşıveriyor. Konu çok geniş ve detaylı. Yazanı da çok. Bu yüzden fazla ahkam kesmeden mutfağımdaki diğer değişikliklere geçeyim. Şu hep sözünü ettiğim on yıl var ya hah işte o on yıl önce tavuk yemekten vaz geçmiştik, hala da yemeyiz, artık kırmızı eti de minimuma indirdik. ( Ara sıra Viyana usulü Schnitzel yapıyorum hala, o kadar da değil canım) Ege’ de olmanın avantajı, balığa ve sebzeye ağırlık verdik vermesine de onlar da masum mu diyeceksiniz. Hiç biri değil. Galiba biz de mutasyon geçirmek zorunda kalacağız bu gidişle. İlaçsız tarla, temiz gıda kaldı mı dediğinizi duyuyorum.

Aklımıza hayalimize gelmeyen alternatifler mutfağımızı istila ettiler. Şimdi ekmeğimizin içinde buğday ve benzeri tahıllar yerine bakın neler var.  Karabuğday unu,( adı buğday ama kendi değil) kuru fasulye unu, pirinç unu, mısır unu( o da GDOsuz olacak ) bezelye unu, mercimek unu, nohut unu, kinoa, badem unu, keçiboynuzu unu ve chia tohumu. Sonuçta yapılan ekmek mi ekmek. Lezzetli mi lezzetli sayılır. Yani değişim sadece mutfakta değil büyük ölçüde damak tadımızda. Tam glutensiz beslenmeye alışırken şimdi bir de lektin olayı çıktı. Bu da derin bir konu ve beni aşar. Bildiğim; kuru bakliyatın en az 2 gün suyu değişerek bekletildikten sonra pişirilirek yenmesi gerektiği. .

Şeker kavanozu yerini pekmezle hurmaya bırakalı çok oldu  da onun osu, bunu busu derken mutfağımın başı döndü. İnsanoğlu bu her şeye alışıyor da mutfaklar öyle mi… Yıllardır, baştacı ettiğimiz halis tereyağının yerine göz dikti mi ghee yağı yani öz Türkçe diyecek olursak eskilerin sade yağı. Şimdilerde zeytinyağı da sadece soğuk olarak tüketilecek diye bir söylem var ki bunu bizim mutfak bakalım nasıl karşılayacak.

Laf uzadı tarife yer kalmadı.

Amacım size yarın tahılsız bir ekmek ve de tahılsız bir kurabiye tarif etmek. Yarına kadar sabır dostlar.

 

Doğanın sözü geçerli. Mevsimler değişiyor, ya biz?

09 Şubat 2019

 

Merhaba dostlar. Haftalardır aralıksız yağan yağmurun (buna yağmur demek az kalıyor, gökgürültülü,yıldırımlı fırtınalar desek daha doğru) ardından geçtiğimiz pazar nihayet güneş yüzünü gösterdi. Oysa Urla’nın kışı aydınlık bir kıştı geçtiğimiz yıllarda. Soğuk ve yağmur muhakkak ama muhakkak güneşin parlak ışıklarına yenilirdi her gün. Bu kış farklıydı, dolusu da sabah ayazı da kapkara bulutlar da hiç eksik olmadı. Ancak güneş açar açmaz hemen bütün kırlar mor çiçekler ve papatyalarla doluverdi. Sanki toprağın altına saklanmışlar da bekliyorlarmış. Aklım almadı daha Şubat ayının ilk haftasında erkenci bahar. Üşenmedim geçen yıl bu kırların fotoğrafını çekip size paylaştığım yazımı buldum. Aaa! Mart ayının üçüncü haftasında ne erken geldi bu yıl bahar diye yazmışım. Daha cemre düşmeden bademler çiçekte. İşte böyle dostlarım. Mevsimler değişiyor mu, neler oluyor derken değişti gitti. Ya biz? Biz insanoğlu değişiyor muyuz? Yoo! Çokça şikayet etsek de biz pek değişemiyoruz. Ağaç talanından toprağı betonlaştırmaktan dere yataklarının önünü kesmekten vaz geçemiyoruz. İşte sonuç. Şubat’ın 23üydü. Urla’da yağan sağnak sonrası yarım saatin içinde taşmayan dere taşmayan artezyen kuyusu kalmadı. Dereler taşınca önünde yolunu kesecek ağaç bulamayınca ne olur, işte o oldu… Evleri su bastı. Eh, biz de nasibimizi aldık. Su bu engel tanımıyor. Şimdilik hava sakinledi ama gelecek günler ve yıllar kim bilir daha ne afetler göreceğiz. Çevremizde ne orman ne zeytinlik ne bağ ne bahçe kalmayacak gibi görünüyor. Her yer imara açılmış. Herkes rant peşinde. Bu konu çoook uzun. Başınızı ağrıtmayayım ama hiç bir şey yazmasam o da olmuyor. Bahçemize gelince bu kış ne ıspanak, ne bakla herşey su altında kalınca ve güneş olmayınca zavallıcıklar büyüyemediler. Üç beş kıvırcık ki onlar da ufacık ve tatsız. Durum bizde böyle olursa çiftçi ne yaptı bu kış  anlayın artık. Bu suları nerede depolasak da ardından gelecek kuraklığa yardımı olsa diye düşünmeden edemiyoruz ama su gözümüzün önünden akıp gidiyor. Küresel ısınma adına ufacık beyinler dünyayı ayağa kaldırmaya çalışıyor da, büyükler ah biz büyükler…

Bol güneşli ama ara sıra da yağmurlu günler dilerim.

Eskilere veda, yenilere merhaba…

24 Aralık 2018

Herkese merhaba,

Her yeni yıl yaklaşırken yazdığım bir yazıyı bu kez yine güncelleyerek paylaşmak istedim. Belki yazdıklarımın bir çoğunu biliyorsunuzdur da zihninizin bir kenarında saklanmışlardır, bakarsınız şimdi size kendilerini hatırlatıverirler.

Yeni bir yılın başlaması ile bir döngü tamamlanıyor. Son başlangıçla birleşince çemberin iki ucu da birbiriyle birleşiyor. Çok çok eski çağlarda bile insanlar bahar aylarında doğanın yeniden doğuş zamanını yeni yıl olarak  kabul etmişler ve bunu çoşkulu törenlerle kutlamışlar. O zamanlardan beri çember  yani yüzük şekli bir döngünün tamama ermesi, sonsuzluk anlamında önem taşır. Bir deyişe göre,  o eski zamanlarda bile bazı toplumlarda yılbaşı sofralarına çember şeklinde süsler, ekmekler, yemekler konurmuş. Sonsuzluğa yani her bitişin bir başlangıç olduğuna inanıldığındandır ki yılbaşında bir çok geleneğe göre kışın yapraklarını dökmeyen çam ağacı gelin gibi süslenir bütün kış yeşil kalmayı başaran kokina bitkisi evlere taşınır. Toplumların geçmişte de bugün de uyguladıkları daha sayısız yeni yılı karşılama gelenekleri var. Hepsinin de  niyeti bir; yeni yılın bolluk, bereket, huzur ve sağlık getirmesi için dilekte bulunmak.

Eski bir Çin geleneğine göre yeni bir yılı karşılamadan önce bereketi simgeleyen bazı yiyecekleri doğayla paylaşmanın uğuruna inanılırmış.  Öğrendiğimden beri uyguluyorum ve bu bana büyük huzur evime de bereket getiriyor. Ben şöyle uyguluyorum:

1-Tam da şu günlerden itbaren Ocak ayının 3. haftasına kadar evimizde tutacağımız ve sonrasında da doğadaki canlılarla paylaşacağımız bir bereket kasesi hazırlıyoruz. Bu kasenin içine kestane, ceviz, fındık, badem,buğday,arpa koyuyorum. Bu kaseyi görünür bir yerde tutuyor hatta bu zaman içinde konuklarıma ikram edebiliyorum. (Azalanın yerine yenisini koymakta bence yarar var).Ocağın 3. haftasında yani yaklaşık 21 gün sonra tabakta kalanları bahçeye, diğer canlıların yararına serpiyorum.

2-Ayrıca çocukluğumuzda yaptığımız kağıt kayıklardan iki tane yapıyorum. Bu kayıkların içine bir miktar arpa- pirinç. buğday dolduruyorum. Evimin giriş kapısının iç tarafına yüksekçe bir yere bu erzak dolu kayıkları yapıştırıyorum. ( Bir iş yeriniz varsa orada da uygulayabileceğiniz bir yöntem bu) Yine 21 gün sonra bu kayıkları deniz veya akarsu kenarına gidip suya bırakıyoruz. Kimseye zararı olmayan, bereketi paylaşmanın basit bir örneği olan bu ritüeli denemenizi öneririm. Yararını görürsünüz.

Bunların dışında mümkün olduğu kadar uygulamaya çalıştığım bir temizlik çalışması var ki belki de en uygun zaman hemen şimdi; eskileri ardımızda bırakma , yenilere hem evimizde hem ruhumuzda yer açma zamanı…

Bana da yıllar önce sevdiğim saydığım birisinden bir mail yoluyla gelen bu çalışma aynen şöyle:

 

*Tüm alacak ve borçlarınızı yazın, mümkün olduğunca borçlarınızı kapatın, alacaklarınızı alın. “Eski defterleri kapatın…” Siz başkalarına hakkını teslim edin ki size hakkınız teslim edilsin.

*Şimdi kalkın yerinizden; elinizde ıslak bir bez olsun mutlaka, dokunduruverin her yere,belki bu bez sirkeli suya batırılmış olabilir;evinizi önce yatak odanızdan başlayarak adım adım dolaşın; çekmecelerde, dolaplarda son 6 ayda elinize almadığınız her şeyi eşikten dışarı çıkarın,ona sizden daha sık dokunacağını bildiğiniz birilerine verin.

1-Yatak odası 2-Mutfak

Yani duygularınız ve bolluk-bereketiniz.

*Mutfak dolaplarınızı açın, kenarı-köşesi çatlamış ne kadar bardak-tabak-çanak varsa atın.Özellikle çekmecelerde-dolaplarda kalmış, açılmış-yarım paketlerdeki arta kalmış gıdaları kullanma tarihlerine bakın ve atın,kullanılacak durumdakileri mümkünse temiz cam kavanozlara yerleştirin. Buzdolabındaki her şeyi çıkarıp yeniden dizin raflara, atmanız gerekenleri atarak. Buzlukta o en dipteki şey var ya, belki 3 yıldır belki de daha fazladır duruyor, atın onu da.

*Evinizin girişinde, ayakkabılıkta ya da orada-burada duran ve son bir yıldır ayağınızın hiç değmediği tüm ayakkabıları giyecek birilerine verin. Gözünüze çarpan boş kutuları, kavanozları, gazeteleri, kağıtları vs. atın.Tutunmayın, bırakın, üzülmeyin, mahvolmayacaksınız onların yokluğunda.

*Şimdi sırayla her odanın köşesine bakın, kapıların arkalarına, koltuk arkalarına. Oralara koyduğunuz ne varsa yerinden oynatın,durması gerekmiyorsa nereye gideceğini biliyorsunuz artık :)Banyo dolabınız, ilaç dolabınız, yarım şişeler, paketler…. 🙂

*Şimdi bu tura yeniden ve son kez başlıyoruz. Yine yatak odasından, gardrop ve çekmecelere bir kez daha göz atacağız. Az önce görmezlikten geldiğiniz o elbise var ya, bir de şu çanta,bi-dünya para vermiştiniz de bilmem ne markaydı belki de… dursun demiştiniz ya…Alın onu elinize, giyinin ve dolaşın şöyle evin içinde,tazelensin-yenilensin sizinle; ya da onu sevinerek giyecek birisine verin. Bu ikinci tura çıkışınız, bir öncekinde tutunduğunuz ne varsa onlardan da vazgeçebileceğinizi görmek için olacak.

*Çalışıyorsanız iş yerinizde sıra. Evet, “eşeğin büyüğü ahırda” gibi görünüyor size, ancak 15 dakikada çekmece içleri tık tık tık düzene giriveriyorlar. İş-kariyer-para akışınız anlamına geliyor o çekmeceler. Bütün küçük not kağıtları lazım olur diye başka bir çekmeceye tıkılmayacak, gidecek. Kartvizitler bir köşede toplanacak, kalemler öbür köşede, ajandalar yanyana.

*Bir de akıl defteri koyun elinizin altına,uzun süredir ertelediğiniz yapılacak işler listeniz var ya,şuranın lambası değişecek, saate pil alınacak, yedek anahtarlar aranacak,komşudan aldığım matkap geri verilecek,aşure kaseleri iade edilecek (içleri doldurulacak diye bekliyorsanız minik bir paket çikolata atıverin içine). Bankaya talimat verilecek vs. vs.lerin listesi yapılacak. En geç 10 gün içinde her gün 3 adet madde gerçekleştirilecek ve liste bitirilecek. Yapılması gerekenler akla geldikçe akıl defterine eklenecek ve yaptıklarınız işaretlenecek.

*Bütün bunlar bittikten sonra girin duşa, uzun uzun uzun uzun yıkanın, arının, paklanın…Bol bol su için.

Her işiniz kolayca aksın, yolunuz-ışığınız aydınlık olsun, mutlulukla gitsin gidenler, sevinçle gelsin gelenler.

Evet bu maili okuduktan sonra insanın bu önerilere kulak veresi geliyor doğrusu. Neden olmasın,hepimizin dolapları vedalaşamadığımız eşyalarla dolu değil mi? Daha dün kenarı kırık tabakları saksı altı olur belki diye kenara kaldırmadık mı?

Hepimize, esiri olduğumuz eşyalar ve takıntılardan arınma fırsatı tanınmışken haydi iş başına.Özgürleşelim.

Sevgiyle ve sağlıkla kalın!

%d blogcu bunu beğendi: