Skip to content
Reklamlar

Yeşil mercimek ekmeği üstelik glutensiz

23 Kasım 2017

Merak buyurmayınız, fazla masal anlatmadan tarifi vereceğim bu kez. Zira bu ekmeği yediğimiz, anlattığımız sonra da yaptığımızdan beri herkes tarif sormakta, hadi yaz hadi, hadi demekte. Yine de bir iki çift sözle gönderme yapmadan duramayacağım. Urla’da çok fazla İstanbul göçmeni var. Bunların arasında tam Urla merkezde Malgaca Pazarı’nın içinde “Kadıköy Kafe” adında bir aile işletmesi  de var. Sık sık kahvaltıya, yemeğe gittiğimiz yerlerden biri de burası. Gide gele eşim ve kız kardeşimin glutensiz beslendiğini öğrendiler. Sanırım bizimkiler gibi gluten diyeti yapan çok müşterileri olunca onlar da menülerine bazı eklemeler yaptılar. Bunlardan biri de şaşırtıcı lezzetiyle dikkatimizi çeken yeşil mercimekli ekmek. Hemen tarif alındı ve kız kardeşim ve benim mutfağımda denemeler yapıldı. Tadıma geçildi. Beğenildi. Hem de çok. Buyrun, temel malzemeleri birlikte görelim, yapılışı deseniz çok kolay, aynen kek yapar gibi, ancak pişirirken az dikkat gerekiyor. Kolay gelsin…

1 su bardağı yeşil mercimek ( bir gece önceden soğuk suda ıslatılmış ve süzüldükten sonra iri un kıvamına gelene kadar rondodan çekilmiş)

1 su bardağı kaşar, beyaz, İzmir tulum peyniri rendesi ( sadece birini kullanmak  da mümkün)

4 yumurta

1 çay bardağı zeytinyağı

1 çay bardağı yoğurt

1 çay bardağı  irice kırılmış ceviz içi

1 çay bardağı badem unu ( arzuya göre)

Ben kendi ekmeğime 2 çorba kaşığı da susam ekledim, nefis oldu.

2 çay kaşığı kabartma tozu

Tarifi verenler aslında bu ekmeğe

maydanoz, dereotu ve hatta taze soğan bile koymuşlardı. Kardeşim aynı onlar gibi yaptı, ben illaki bir değişiklik yapayım dedim ve  ekmeğimde yeşilleri kullanmadım. Her ikisi de buzdolabında üzeri kapalı olarak birkaç gün tazeliğini koruyor ve afiyetle yeniyor.

Pişirirken dikkat!

Aynen kek yapar gibi önce yumurtaları çırparak başlayıp sonra diğer malzemeyi ekleyerek hazırladığımız ekmeğimizi soğuk fırına atıyor ve sonra fırını 170 dereceye açıyoruz. On dakika kadar ekmeğin kabarmasını bekledikten sonra hemen üzerine bir tepsi sürüyoruz ki ekmeğimiz in üzeri hemen kızarmasın ki içi iyice pişebilsin. Yaklaşık 30 dakika sonra bu tepsiyi tekrara çıkartıyoruz ve ekmeğimizin içinin piştiğine emin olana kadar fırında tutuyoruz. Ekmeğimize temiz bir bıçak saplayarak pişip pişmediğini kontrol edebiliriz. Fırından çıkan ekmeği bir tel ızgara üzerinde  iyice soğuttuktan sonra dilimliyoruz.

Kahvaltıda veya çay saatinde afiyetle tüketiyoruz.

 

 

 

 

Reklamlar

İlaç Gibi Bir Çorba

21 Kasım 2017

mutfak penceremden

Sonbahar,  Kasım ayıyla beraber hükmünü sürmeye başladı. İstanbul’da hava mevsim normallerine geriledi, soba ve kaloriferler yavaş yavaş evlerimizi ısıtmaya başladı. Akşam yemeklerimizdeyse şöyle sıcacık bir çorba aramaya başladık. Hele hele benim gibi şifayı kapanlar için çorba ilaç gibi geliyor. İlaç demişken bu vereceğim tarifteki malzemelerin tümünün ayrı ayrı şifalandırıcı etkisi var. Bu yüzden böyle günlerde  şifa niyetine içebileceğiniz gibi içindeki sebzeleri tek başına yediremediğiniz çocuklarınıza da kolaylıkla verebilirsiniz. Yanii,bir taşla iki kuş. Aslına bakarsanız soğuk algınlığı için en iyi ilaç gerçek tavuk suyuna yapılmış bol limonlu şehriye çorbasıdır ama günümüzde gerçek tavuğu nereden bulacaksınız ki?

MALZEMELER:

4 kişilik

2 kase dolusu halka halka kesilmiş pırasa

2 kase dolusu brokkoli

1/2 kase sarı veya kırmızı mercimek

1 avuç taze nane, varsa 1 avuç taze fesleğen

1 parmak boğumu kadar taze zencefil

1 tatlı kaşığı silme zerdeçal

1 çay kaşığı karabiber, tuz

2 çorba kaşığı tam buğday unu

 un ister hafif pembeleştirilmiş…

View original post 63 kelime daha

Hazan rüzgarıdır bu esen; hüzün değil… Urla’da Ekim güneşi bulutlar ardına saklandı.

01 Ekim 2017

 

İster yaz sıcağında ister güz rüzgarında ister kara kışta olsun; güneşimiz hep olsun. En dertli günümüzde bile içimizi aydınlık tutan güneşimiz bugün bize görünmek istemedi. Gökyüzü bulutlarla örtülü Urla’da. Hava ha ağladı, ha ağlayacak diyorsak da ne yazık ki tam dört ay oldu bahçemize bir damla yağmur düşmedi.

Hep yazıyorum ya; öğrenme sürecimiz henüz tamamlanmadı. İki kış, iki de yaz geride kaldı oysa. Bu yaz işler istediğimiz gibi gitmedi; tozdu topraktı asfalt çalışmaları derken ektiğimiz yazlıklar yüzümüzü güldürmedi ama eylülle birlikte güneş etkisini biraz azaltır azaltmaz doğa bize yine sürprizlerini sundu.

Geçen sonbahar kışlık tohumları atmakta gecikmiştim. Eylül ayının rüzgarsız ve ılık günlerini kaçırınca toprağa attığım tohumlar sağa sola savrulmuş ya birbirlerinin üzerine çıkmış ya da yataklarından dışarıda bir yerlerde çimlenmişlerdi. Öğreniyoruz diyorum ya; bu kez daha dikkatli davrandım ve rüzgarlar geri gelmeden tohumları toprakla buluşturdum. Ne olur ne olmaz diyerek üzerlerini örttüm ve her gün hafif hafif sulamaya başladım. Maydanoz ve dereotu nazlı, ancak rokalar çoktan boy gösterdi.

Bir de bakla… Erken demişlerdi ama ben dayanamayıp gömüvermiştim toprağa. İki haftaya kalmadı görünüverdiler. Marullar da nazlı biraz ama yakında dayanamaz patlarlar, eminim. Ardından ıspanak ve pazı da şenlendirecekler bahçemizi. Ben bu işlerle meşgul olur, yazdan kalan ne var ne yok sökmeye niyetlenir, kışlık havuç ve pırasaya yer açmak isterken koca yaz naz niyaz eden patlıcanlar ve biberler” dur sökme bizi” dercesine coşuverdiler. Hele hele, bir kenarcıkta unutulan iki fasulye sırığının üzerinden bana gülümseyen o börülceler yok mu? İnsanın köklemeye eli varmıyor doğrusu. Ya şu sakız kabağının yaptığına bakın. En az yedi sekiz kök kabaktan  geriye cılız mı cılız bir kök kalmıştı da yaprakları yemyeşil diye sökmeye kıyamamıştım. Geçen hafta toprağı havalandırayım, ıspanak tohumlarıma yer açayım derken ne göreyim; bizim kabağın tırmana tırmana sarıldığı tahta ayağın üzerinde bir kabak inatla büyümeye çalışmıyor mu? İster inanın ister inanmayın koca yaz durdu durdu, doğa şimdi bana hediyesini sundu. Bir kabaktan ne olur demeyin; ya Melisçiğimiz’e yemek olur ya da bırakırız gelecek yıla tohum olur. Bu kadar inat ısrar ederek geldiyse vardır bir hayrı nasılsa. Bir de çekirgelerin yapraklarını dişleye dişleye bir hal ettiği patlıcanlarımız var ki, insan kopartmaya kıyamıyor. Ne hoş ve ne güçlü bir bitki şu patlıcan. Sağlam bir gövdeye bağlı güçlü dallar üzerinde mor beyaz çiçekler ve uçlarında büyüyen mor meyveleri. Kimi topan, kimi uzun. Eh sonbaharın ortalarında soframıza bir patlıcan yemeği daha gelecek bu gidişle. Kahvaltılık kıl biber devam ediyor. Miss gibi… Reyhanlar  çoktan tohuma durdu.

Urla civarında nefis bir çalı türü var; “Gaura” adı, botanik dilinde… Bahçemizin güzel süsü. Bir yılda usanmadan çiçak açan gitgide yayılan, hatta sardunyalarımı ezip geçen şu gaura. İki köktüler. Biri aldı başını hala büyümekte ama diğeri birden kuruyuverdi. Neye küstüyse bilemedik vallahi. Sardunyalarımıza dadanan bir “gaura ” olsa iyi de çekirgelerle baş etsinler diye evlat edindiğimiz tavuklara ne demeli… Şaka gibiler… Koca bahçeyi bırakıp sardunyaların çiçeklerini bir bir ısırıp atıveriyorlar. Çit mit fayda etmiyor. Bizim Rukiye ile Şaziye meydanı boş buldular mı, hoooop sardunyaların dibini oymaya geliyorlar. Şaziye de kim diyeceksiniz. O Rukiye’ye gelen kuma. Pek  azametli pek de bilmiştir kendileri. Yumurtalarını kümese değil de gül ağacının dibine yapıp saklayan de Rukiye ile Şerafettin’i yoldan çıkartan da o vallahi. Hoş bu ara bu kumalara bir şeyler oldu. Bütün gün gur gur, gurk edip bir türlü yumurtlayamıyorlar nedense. Ben aile içi şiddetli geçimsizlik diyorum ama tam olarak bilemiyorum doğrusu.

Uzun sözün kısası hazanla hüznü karıştırmadan kış hazırlıklarına devam edeceğimiz ılık bir sonbahar geçirmeyi diliyorum. Belki sizin bahçeniz de size tatlı sürprizler yapıyordur. Belki siz de bana paylaşırsınız…

Afiyetle, sevgiyle kalınız.

Seni gidi yaramaz çekirge! Pıtı pıtı çekirge…

07 Ağustos 2017

 

 

Gününüz, günlerimiz aydın olsun dostlar. Yine uzuuuun bir ara vermişim paylaşımlarıma; bir döndüm baktım ki en son haziran başıymış; bahçede neredeyse herşey yolunda gibiymiş. Lavantaları saran gelincik böcekleri dışında pek derdimiz yok gibiymiş… Şu ardımızda kalan iki ay içinde neler yaşandı şuncacık bahçemizde izninizle azıcık anlatayım. Hani diyordum ya gelincik böcekleriyle kardeşim sabahtan mesaiye başlıyorlar diye, vallahi zavallı böceciklerin günahı pek fazla değilmiş, çünkü temmuz sonu fevkalade bir lavanta hasadı oldu bu yıl. Bodrum katımızın zemine serdiğimiz lavantalar şimdi hem serin hem kuru ortamda kururken mis gibi kokularıyla da bizi ödüllendiriyorlar.

 

Ancak bahçemizi mutsuz etmek için yarışa giren başka şeyler de oldu bu yaz. Bir sabah uyandık baktık ki ne görelim; yoncalarımızın tümü dantel dantel olmuşlar. Hemen bir bilene danıştık tabii… Vah vah, bahçenize çekirge sürüsü girmiş, cevabını aldık. Eeeee! Yani? N’olcak şimdi? İlaçlama lazım ama, yararı var mı bilen yok. Biliyorsunuz, hep yazıyorum; bizim amacımız temiz bahçe temiz toprak. İlaçsız yaşam. Sanal ortamda bizim gibi düşünen guruplara danıştık. Çare kedi ve tavuk beslemek dediler. Bizim zaten bir Zeyna’mız var. (Kardeşimin güçlü kuvvetli güzel kedisi.) Kendisi biraz ye iç, yan gel yat sever ama ne de olsa kedi işte … Ama bir kedi koca bahçeyle nasıl baş etsin ki?Kümes kurun, dediler. Doğrusu ben hiç de istekli değildim ama kardeşimle eşinin çabalarına itiraz etmedim. Kümese uygun tek yer onların yatak odalarının yakınındaki bir köşeydi ve enişte bey sıkı bir çalışmayla süper bir kümes yapıverdi. Eksik olmasınlar, sevgili Şadan Tamer Güvenir çifti kümeslerinden özenle seçtikleri bir horoz ve bir tavuğu kapıp geldiler. Aman! Dediler, tavuğumuz henüz gencecik bir kızdır, önce yerine alışsın, biraz büyüsün serpilsin sonra yumurtlamaya başlar. Ama gelin görün ki bizim Şerafettin ile Rukiye pek yaramaz çıktılar; üç güne kalmadan yumurtalar gelmeye başladı… Önceleri kümesten çıkmaya pek yanaşmadılarsa da kardeşim birazcık aç bırakınca  bahçede dolanıp kurttu böcekti ayıklamaya başladılar ama ah şu çekirgeler yok mu? Bunlara bir iki değil on tavuk bile yetmez anlaşılan.

 

Sizin anlayacağınız herkes kendi işini yapmakta. Zeyna, Şeraffettin ile Rukiye’ yi korkutmaya çalışırken Şerafettin efendi Rukiye’sini korumak için babalanıp duruyor, sonunda Zeyna Zeynalıktan vaz geçip bir kenara siniyor. Şerafettin vakitli vakitsiz ötüp duruyor, buralar benden sorulur, diyor ama çekirgelerin pek umuru değil. Dün de yepyeni bir gül fidanıyla beslenmişler, doymamış erguvan ağacına saldırmışlar. Ah çekirge vah çekirge…

Doğada yaşam böyle işte. Tek sorunumuz çekirgeler değildi ki bu yaz. Ne yazık ki tam iki aydır halen devam etmekte olan bir asfalt çalışması sürüyor buralarda. Kazılıp bırakılan, haftalarca toz duman içinde kalan evler ve bahçeler, tozdan boğulan ağaçlar ve sebzeler… Daracık köy yollarından geçirilen dev araçlar ve bu arada yerle bir olan ağaçlar…Bu arada üç aydır bir damla yağmur görmeyen ama fırtınadan ve aşırı sıcaklardan nasibini çokça alan bahçemiz kalın bir toz örtüsüyle kaplanınca olan oldu; domatesler, salatalık, fasulye ve kabaklar intihar ederken biber ve patlıcanlar pes etmediler şükür. Anlatması bile sıkıntılı bir süreci halen geride bırakmış değiliz ama biz öğrenmeye devam ediyor, doğanın bütün bu olumsuzluklara rağmen bize sunduklarına” şükran” diyoruz. Kardeşim bir gün bakıyor ki haftalardır yabani bir sarmaşık olduğunu düşündüğü yaprakların arasından tam 3 kudret nektarı ona sarı sarı gülümsemiyor mu… Ne ara, nereden gelmişler acaba? Yine bir sabah aslında yabani bir görüntüsü olan sakız çalımızın ilk kez kırmızı kırmızı çiçek açtığını görmek, yaseminlerin birden bire enine boyuna dallanıp budaklandığına şahit olmak da yüzümüzü güldüren sürprizlerden bazıları.

Şimdi bazılarınızın mutfakta neler olduğunu merak ettiğinizi biliyorum. Üstelik hiç yeni bir tarif vermediğim için de üzgünüm. Ancak bildiğiniz gibi yeni denemeler yapmak için çok az zaman kalıyor ve ben de kopya paylaşımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Ama önümüzdeki günlerde yepyeni bir yaz turşusunu ve ardından gluten intoleransı olanlar için bir kaç tarif ve belki de yumurtasız beslenenlere de bazı öneriler paylaşacağım.

Şidi size bir sır vereyim; bazen ben bile bugün ne pişirsem deyip bloğumun sayfalarını karıştıryorum. Bu arada “dokuzuncubulut” ve “cafefernando”yu da ihmal etmiyorum.

Şimdi çekirgeyle mücadele için yazılanları okumaya devam etmeliyim.

Hoplayıver çekirge, zıplayıver çekirge… Kalk git bahçemden çekirge…

 

İşler, güçler…

02 Haziran 2017
İşler güçler diyeceğim; herkeste var ama şu bahçe işi var ya, o bir başka işmiş. Zor ve yorucu tarafını yazmak değil amacım; severek yapıyorum çünkü… Ancak nasıl bir zamanını alıyor insanın bilemezsiniz. Bilenler bilir tabii. Bu yıl yoncalarımız otomatik sulamaya geçtiler ama sebze meyve kısmına kıyamadım. Ne damlalık ne bişey; her gün elimiz üstünde. Sabah gözümü açar açmaz ilk günaydın önce fidelere sonra yeni yetme sebzelere.Bu yıl kaç erik yiyeceğiz, dutlar kurumadan toplamalı, ceviz acaba bu yıl daha sağlam olacak mı, kabaklar gölgede mi kaldı, fasulye de böceklenme mi var, domates fidemiz çok yerimiz yok, aman salatalıklar ne alemde… Sohbetler hep bu doğrultuda. Duyan da dönüm dönüm arazi var sanır. Sebze ekebildiğimiz alan toplasanız 30 metre kare ya var ya yok. Ama insanoğlu işte onu da kendi elimle eksem bunu da yetiştirsem deyip duruyoruz. Diyeceğim sabah sabah bahçe işi derken kahvaltı saati çok kez güme gidebiliyor. Kış aylarında kapandığımız evlerden çıkalı beri böyleyiz. Sadece bahçe değil tabii. Benim atölye çalışmalarım, yazılar çiziler, “Sen de yaz” guruplarıyla atölyemizde geçirdiğimiz güzel saatler, seramikti, yogaydı( hoş bu yıl iyice tembelim ya yoga konusunda) bir bakıyoruz akşamı etmişiz.
Evet bir süre önce fidelerin toprakla buluşmasını yazmıştım. Şimdiyse o güzelim fidelerin çiçeklendiğinden, meyveye durduğundan söz edeceğim. Ancak bu bahçemizde her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyor maalesef. Lavantalar mesela; Bu yıl ne kadar az su verdiysek de boyumuza ulaştılar, gürleştiler, sıklaştılar. Ama gel gör ki gelincik böceği deniyormuş adına bir münasebetsizin gazabına uğradılar. Bir sabah baktık ki filizlerine yumurta bırakan koyu yeşil, adeta bir inci damlasına benzer böcekler dolu lavantalarımızın üzerinde. İlaçlama yapmıyoruz ya; ne yapacağız? Başladık elimizle böcekleri toplamaya. Zor ve uzun bir süreçti. Kızkardeşim gönüllü oldu bu işe. Güneş yükselir yükselmez böcekler bir yandan, kardeşim bir yandan işe başladılar.
Çok şükür ürüne fazla zarar veremediler .

Solda gördüğünüz güzel çiçek ne biliyor musunuz? O bir soğan çiçeği; daha doğrusu tohuma kaçmış bir soğanın henüz kurumamış tohumları. Bir süre sonra o minik çiçekler siyahlaşıp birer tohuma dönüşecekler. Doğa bu inanılmaz şeyler oluyor değil mi?  Cücüklenen soğanları toprağa daldırıyorsunuz;  bir süre uzayan cücükleri yeşil soğan olarak tüketiyorsunuz ve ardından doğa size bir sürü soğan tohumu hediye ediyor.
 
Ufacık tefecik bir badem ağacımız var. Boyuna posuna bakmadan badem verir. Verir de toplasanız ancak iki elin parmakları sayısı kadardır meyvesi. Olsun, umudumuz gelecek yıl iki misline çıkması. Yeter ki sağlıklı büyüsün.
                                                                                                                               Domatesler bu sene coştular; birkaç çeşidimiz var               ama hangisi hangisi bilemiyoruz. Çünkü fidelerimiz                       fırtına esnasında birbirine karışmıştılar da ondan.                         Ne yapalım sürprizlere hazır olmak gerekiyor bu işlerde. Geçen yıl mantara tutulmuştu domateslerimiz; acemiliğimizden fazla su vermiş, dipten gelen sürgünlerini almayı bilememiştik.         Bu yıl ilk meyveyi bereli görünce çok korktuk, meğer                     sadece bir böcek ısırığıymış o lekecik.
Ya ilk kabakların ilk biberlerin günaydın deyişlerini duymak
var ya, nar ağacının çiçeklenmesi, portakalların fırtınaya ve yağmura yenilmeden direnerek baş vermeleri. Bunların her biri insanın birer çocuğu gibi oluveriyorlar. Birine bir şey olsun istemiyorsunuz. Boynunu büken veya böceklenen her bitki için ayrı üzülüyor, ayrı ayrı çareler arıyorsunuz. Doğal ilaçlar yapmayı bu şekilde öğrendik. Arap sabunlu su, soğan sarımsak ve acı biberle yapılan ilaçlar ve benzer diğerleriyle bitkilerimizi korumaya çalışıyoruz.
 
                                                                                                              Havuçlarımız sık ekilmekten dolayı böyle biraz garip                                                                                                                    büyümekteler. Yamru yumru ama olsun onlar bizim ilk                                                                                                                 havuçlarımız. Seneye daha geniş alana daha az tohum                                                                                                                atarak bu hatamızı da düzelteceğiz. İşler güçler demiştim ya işte bizde şimdilik işler güçler bu yönde gitmekte.  Yakında incirden, cevizden narlardan haberler vereceğim.
Sevgiyle kalın…

Yemyeşil bir enginar yemeği/Sedef İyibar tarifiyle

03 Mayıs 2017

 

Urla’da festival vardı son üç gündür. Bu yıl kalabalıktan ancak bir gün ve sadece birkaç saatimi festival alanında geçirebildim ama olsun. Yer gök yine enginardı ve yine muhteşem lezzetlere tanık oldum. Elim her şeyden tatmaya gittiyse de kendimi frenledim. Allah ‘tan çok kalabalıktı ki her tezgaha uğramak mümkün olmadı yoksa yanmıştım. Ancak bu kadar kalabalığa rağmen meydana yığılmış yüzlerce belki binlerce enginarın satıldığından emin değilim. Sevgili dostlarımız Sevgi Ana Çiftliğinin güler yüzlü sahibesi Şadan Güvenir ile can dostu Yörük Ayşe’nin enginarlı gözleme ve enginarlı ekşi maya ekmeği yapılışını seyretmek ve yörük gelenekleriye ilgili anlatılarını dinlemekten büyük keyif aldım. Konar göçerliğin hayata ve doğaya kattıklarını bir kez daha gerçek bir yörük ağzından duymak pek keyifliydi. Teşekkürler. Sonrasında sesini de sunumlarını da yemeklerini de pek sevdiğim Sedef İyibar’ın, kızkardeşi Demet Akbağ ile beraber sunum yaptığı standa koştum ve boş kalan son sandalyeye yerleştim. Sedef Hanım bu kez çok basit ama bir o kadar lezzetli bir enginar yemeği hazırladı ve bu sırada Urla ve civar halkına birkaç tembihte de bulunmaktan kendisini alamadı. Şöyle dedi: ” Lütfen doğanın size bahşettiği değerlerinizi koruyun, zeytinyağının en hası, sebzelerin ve otların en lezzetli ve tazesini, halen sütün, yumurtanın doğal yollarla elde edilenini bulabildiğiniz için çok şanslısınız aman bunların değerini iyi bilin. Ayrıca bu kadar iyi malzemeden kötü bir yemek çıkamayacağını da unutmayın.

Şimdi size Sedef İyibar’ın çok kolayca hazırladığı yemeği tarif edeceğim. Malzemeyi Urla’da hemen temin edip eve gelir gelmez pişiriverdim. Yemyeşil ve nefis bir yemek oldu.Üstelik sağlık için bire bir.

Neler gerekiyor:

4 kişi için

4 adet çanak enginar veya arzuya göre daha fazla da olabilir

1 buçuk su bardağı  ayıklanmış taze bezelye

1 su bardağı iç kabuklarından arınmış iç bakla

1 baş rezene

4 sap taze soğan

4 sap taze sarımsak

8-10 adet çağla

1 kahve fincanından biraz fazla sızma zeytinyağı

1 limon

Tuz

Nasıl yaptım:

Önce iç baklaları dağılmayacak kadar haşladım ve üzerindeki kalın kabukları çıkardım. Enginarları limonlu suda beklemeye aldım. Geniş ve yayvan bir tencerede önce zeytinyağını hafifçe ısıttıktan sonra halka halka doğradığım rezenenin baş etli tarafı, soğan ve sarımsağı bu yağda döndürmeye başladım. Bu işlemi kısık ateşte yaptım ve hemen peşi sıra çağlaları ortadan ikiye bölerek ilave ettim ve sıra bezelye ve enginarları katmaya geldi. Hepsini ağır ağır çevirdikten sonra üzerilerine tuz ve sıcak su kattım ve tenceremin üzerini kapatmadan hemen önce de haşlanıp ayıklanmış baklaları ilave etim. Baklaları haşlarken de limon suyu eklemiştim çünkü bakla da enginar da limonu pek severler yoksa kapkara olup yemeğin görüntüsünü bozabilirler. Kapağı kapalı olarak enginar ve çağlalar pişene kadar kısık ateşte pişirdim. Bazen enginarlar ve hatta bezelyeler inatçı olup zor pişiyorlar bu yüzden kesin bir süre vermek mümkün değil. Yemeğimize ayrıca limon koymadım çünkü çağlalar gereken mayhoşluğu vermişti. Rezenenin dere otuna benzeyen yeşilliklerinden yemeğime süs yaptıktan sonra ılık ılık servis yaptım. Kalanını bugün soğuk olarak tüketeceğiz.

Afiyet olsun, sofranız bereket dolsun…

Narin bir gelinciğin peşine düştüm…

18 Nisan 2017

 

 

Yine bir bahçe yazısıyla yanınızdayım. Belki sabah kahvenize konuk olacağım belki beş çayınıza. Belki de trafiğe takıldığınızda kabul edeceksiniz beni. Mesele şu ki bahar da hızla gelip geçmekte. Mart başında toprakla buluşan tohumlarımızın çoğu fide olup şaşırtma alanlarına geçtiler. Hatta bu hafta domatesler ve kabaklar bu  geçici mekanlarından çıkıp altı ay boyunca onlara yuva olacak toprağa yerleştiler bile. Hızla gelişiyor her şey. Bir bakıyorsunuz  geceden sabaha gözle görülür şekilde büyüyen bakla taneleri şaşırtıyor bizi, bir bakıyorsunuz betonu delen papatyalar,  kaldırım taşlarının arasından fırlayıveren gelincikler.Gelincikler, yazıma başlık olan, nice ünlü ressama ilham veren o narin kırmızı güzellikler. O incecik sapın üzerinde nisan rüzgarının sertliğine aldırış etmeden havasını atan, birazdan yağacak yağmurdan bile korkmayan güzel yaratık… Geçen yıl ilkbaharda henüz bahçemiz yoncalarla kaplanmamışken çevreyi gezmeye çıkmıştık kız kardeşimle. Toprak köy yollarının iki yanı gelincik ve papatyalarla doluydu. Kimi taptaze kimi kurumaya yüz tutmuş. Kuruyanların tohumlarına uzandı ellerimiz umutla, acemice. Belki bizim bahçemize de konuk olurlar seneye düşüncesiyle. Sonra unuttuk onları bir kibrit kutusunda. Yapacak çok işimiz, ekecek çok tohumumuz vardı çünkü. Sonra yaz geldi, sonbahar, kış ve derken yine bahar. Cemreler düşer düşmez de bahçemize ilk gelincik geldi. Nanelerin arasından başını uzattı ilkin ürkekçe. Görüldüğünü ve sevildiğini anlayınca cesaretlendi. uzadı uzadı. Derken arkadaşları oldu, maydanozların, lavantaların, yoncaların arasında. Ardından ebegümeciler mor mor, hindibalar sarı sarı çiçeğe durdular.

Kibrit kutusunda saklanan tohumlara gerek olmadan misafirimiz oldular. Meğer onlar da bahçemizin inşaat sonrasında dinlenip doğal haline gelmesini beklerlermiş. Hiç ilaç kullanmadığımız için  karıncalar, salyangozlar ve kim bilir göremediğimiz kaç börtü böcekle birlikte yaşayan bitkilerimizi seviyor onlarla doğanın mucizelerini öğreniyor acemiliğimizi atmaya çalışıyoruz.

Bakla yaprakları salataya girdi. Hızla büyüyen baklalar aynı hızla toplanıyor. Kıvırcık salata ve marulların sadece yapraklarını kopartırsak köklerinden tekrar yapraklar büyüyor. İşte bunu da yeni öğrendik.

Bakla yapraklarıyla yaptığımız ebegümecinin çiçekleriyle süslediğimiz salatalarla hem kendimizi hem konuklarımızı şaşırtıyoruz. Ispanağın neden bu kadar çamurlu olduğunu, adaçayını budamazsan arsızca boylandığını, lavantayı fazla budarsan itiş kakış sıklaşıp neredeyse kendi nefesini bile keseceğini, incire, duta, limon, nar ve zeytine gereken ilgiyi gösterince zamanında çiçeklenip bizi ödüllendireceklerini öğreniyoruz. Bu kışı zor geçiren tarçın ve sığla ve erguvanlarımıza da bizi utandırmadıkları ve baharda yeniden capcanlı oldukları için teşekkür ediyoruz. Daha öğrenecek çok şeyimiz var. Mesela bir meyve ağacı gövdesi kalın da olsa toprağa yakın bir yerinden filiz vermemişse işi biraz zor, belki de meyve veremeyecek, bunu görüp üzüleceğiz. İncecik bir fidanken bir yılda genişleyip her yerinden dallar çıkartan o cılız mı cılız ağacın doğurganlığını da hayretle izleyeceğiz.

Havuçlar büyümekte marullar tohuma gitmeye hazır.

Laf lafı açar, zaman su gibi akar. Oysa bahçe bizi bekler.  Yeni ekilecek sebzelere ilave yataklar hazırlanacak. Geçen yıldan öğrendiğimize göre bu yıl kabakgillerle domates sülalesini birbirlerinden uzağa yerleştiriyoruz. Kabakgiller bol su isterken domates narin efendim, çiçeklendikten sonra suyunu kısmak hatta bazılarına göre neredeyse hiç sulamamak gerekiyormuş. Biz domatesleri hasta etmeden bunu anlayamadık da.

Kabak fideleri toprakla buluştu, ancak tohuma gitsin diye bırakılan brokoli ve  lahanayla komşuluğundan memnun kendisi. Arkada yabani pırasalar toplanmayı bekliyor.

Bu arada çiçek tohumu diye bahçe duvarımızın dışına attığımız kişnişlere maşallah demek lazım. Acemilik diyorum ya. Tohumlar karışıvermiş işte…

Bir gelincğin peşinden yazmaya başladım geldim nerelere. Gelincik şerbeti yapalım diyor kardeşim; üstelik tarifi de var elinde. Kıyar mıyım ben size bilemedim, canlar. Hem de şeker tüketmeyelim artık derken. Bence siz bize kırmızı kırmızı gülümseyin sıcaklar bastırana, ömrünüz bitene kadar. Seneye buluşuruz.

 

%d blogcu bunu beğendi: