Skip to content
Reklamlar

İşler, güçler…

02 Haziran 2017
İşler güçler diyeceğim; herkeste var ama şu bahçe işi var ya, o bir başka işmiş. Zor ve yorucu tarafını yazmak değil amacım; severek yapıyorum çünkü… Ancak nasıl bir zamanını alıyor insanın bilemezsiniz. Bilenler bilir tabii. Bu yıl yoncalarımız otomatik sulamaya geçtiler ama sebze meyve kısmına kıyamadım. Ne damlalık ne bişey; her gün elimiz üstünde. Sabah gözümü açar açmaz ilk günaydın önce fidelere sonra yeni yetme sebzelere.Bu yıl kaç erik yiyeceğiz, dutlar kurumadan toplamalı, ceviz acaba bu yıl daha sağlam olacak mı, kabaklar gölgede mi kaldı, fasulye de böceklenme mi var, domates fidemiz çok yerimiz yok, aman salatalıklar ne alemde… Sohbetler hep bu doğrultuda. Duyan da dönüm dönüm arazi var sanır. Sebze ekebildiğimiz alan toplasanız 30 metre kare ya var ya yok. Ama insanoğlu işte onu da kendi elimle eksem bunu da yetiştirsem deyip duruyoruz. Diyeceğim sabah sabah bahçe işi derken kahvaltı saati çok kez güme gidebiliyor. Kış aylarında kapandığımız evlerden çıkalı beri böyleyiz. Sadece bahçe değil tabii. Benim atölye çalışmalarım, yazılar çiziler, “Sen de yaz” guruplarıyla atölyemizde geçirdiğimiz güzel saatler, seramikti, yogaydı( hoş bu yıl iyice tembelim ya yoga konusunda) bir bakıyoruz akşamı etmişiz.
Evet bir süre önce fidelerin toprakla buluşmasını yazmıştım. Şimdiyse o güzelim fidelerin çiçeklendiğinden, meyveye durduğundan söz edeceğim. Ancak bu bahçemizde her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyor maalesef. Lavantalar mesela; Bu yıl ne kadar az su verdiysek de boyumuza ulaştılar, gürleştiler, sıklaştılar. Ama gel gör ki gelincik böceği deniyormuş adına bir münasebetsizin gazabına uğradılar. Bir sabah baktık ki filizlerine yumurta bırakan koyu yeşil, adeta bir inci damlasına benzer böcekler dolu lavantalarımızın üzerinde. İlaçlama yapmıyoruz ya; ne yapacağız? Başladık elimizle böcekleri toplamaya. Zor ve uzun bir süreçti. Kızkardeşim gönüllü oldu bu işe. Güneş yükselir yükselmez böcekler bir yandan, kardeşim bir yandan işe başladılar.
Çok şükür ürüne fazla zarar veremediler .

Solda gördüğünüz güzel çiçek ne biliyor musunuz? O bir soğan çiçeği; daha doğrusu tohuma kaçmış bir soğanın henüz kurumamış tohumları. Bir süre sonra o minik çiçekler siyahlaşıp birer tohuma dönüşecekler. Doğa bu inanılmaz şeyler oluyor değil mi?  Cücüklenen soğanları toprağa daldırıyorsunuz;  bir süre uzayan cücükleri yeşil soğan olarak tüketiyorsunuz ve ardından doğa size bir sürü soğan tohumu hediye ediyor.
 
Ufacık tefecik bir badem ağacımız var. Boyuna posuna bakmadan badem verir. Verir de toplasanız ancak iki elin parmakları sayısı kadardır meyvesi. Olsun, umudumuz gelecek yıl iki misline çıkması. Yeter ki sağlıklı büyüsün.
                                                                                                                               Domatesler bu sene coştular; birkaç çeşidimiz var               ama hangisi hangisi bilemiyoruz. Çünkü fidelerimiz                       fırtına esnasında birbirine karışmıştılar da ondan.                         Ne yapalım sürprizlere hazır olmak gerekiyor bu işlerde. Geçen yıl mantara tutulmuştu domateslerimiz; acemiliğimizden fazla su vermiş, dipten gelen sürgünlerini almayı bilememiştik.         Bu yıl ilk meyveyi bereli görünce çok korktuk, meğer                     sadece bir böcek ısırığıymış o lekecik.
Ya ilk kabakların ilk biberlerin günaydın deyişlerini duymak
var ya, nar ağacının çiçeklenmesi, portakalların fırtınaya ve yağmura yenilmeden direnerek baş vermeleri. Bunların her biri insanın birer çocuğu gibi oluveriyorlar. Birine bir şey olsun istemiyorsunuz. Boynunu büken veya böceklenen her bitki için ayrı üzülüyor, ayrı ayrı çareler arıyorsunuz. Doğal ilaçlar yapmayı bu şekilde öğrendik. Arap sabunlu su, soğan sarımsak ve acı biberle yapılan ilaçlar ve benzer diğerleriyle bitkilerimizi korumaya çalışıyoruz.
 
                                                                                                              Havuçlarımız sık ekilmekten dolayı böyle biraz garip                                                                                                                    büyümekteler. Yamru yumru ama olsun onlar bizim ilk                                                                                                                 havuçlarımız. Seneye daha geniş alana daha az tohum                                                                                                                atarak bu hatamızı da düzelteceğiz. İşler güçler demiştim ya işte bizde şimdilik işler güçler bu yönde gitmekte.  Yakında incirden, cevizden narlardan haberler vereceğim.
Sevgiyle kalın…
Reklamlar

Yemyeşil bir enginar yemeği/Sedef İyibar tarifiyle

03 Mayıs 2017

 

Urla’da festival vardı son üç gündür. Bu yıl kalabalıktan ancak bir gün ve sadece birkaç saatimi festival alanında geçirebildim ama olsun. Yer gök yine enginardı ve yine muhteşem lezzetlere tanık oldum. Elim her şeyden tatmaya gittiyse de kendimi frenledim. Allah ‘tan çok kalabalıktı ki her tezgaha uğramak mümkün olmadı yoksa yanmıştım. Ancak bu kadar kalabalığa rağmen meydana yığılmış yüzlerce belki binlerce enginarın satıldığından emin değilim. Sevgili dostlarımız Sevgi Ana Çiftliğinin güler yüzlü sahibesi Şadan Güvenir ile can dostu Yörük Ayşe’nin enginarlı gözleme ve enginarlı ekşi maya ekmeği yapılışını seyretmek ve yörük gelenekleriye ilgili anlatılarını dinlemekten büyük keyif aldım. Konar göçerliğin hayata ve doğaya kattıklarını bir kez daha gerçek bir yörük ağzından duymak pek keyifliydi. Teşekkürler. Sonrasında sesini de sunumlarını da yemeklerini de pek sevdiğim Sedef İyibar’ın, kızkardeşi Demet Akbağ ile beraber sunum yaptığı standa koştum ve boş kalan son sandalyeye yerleştim. Sedef Hanım bu kez çok basit ama bir o kadar lezzetli bir enginar yemeği hazırladı ve bu sırada Urla ve civar halkına birkaç tembihte de bulunmaktan kendisini alamadı. Şöyle dedi: ” Lütfen doğanın size bahşettiği değerlerinizi koruyun, zeytinyağının en hası, sebzelerin ve otların en lezzetli ve tazesini, halen sütün, yumurtanın doğal yollarla elde edilenini bulabildiğiniz için çok şanslısınız aman bunların değerini iyi bilin. Ayrıca bu kadar iyi malzemeden kötü bir yemek çıkamayacağını da unutmayın.

Şimdi size Sedef İyibar’ın çok kolayca hazırladığı yemeği tarif edeceğim. Malzemeyi Urla’da hemen temin edip eve gelir gelmez pişiriverdim. Yemyeşil ve nefis bir yemek oldu.Üstelik sağlık için bire bir.

Neler gerekiyor:

4 kişi için

4 adet çanak enginar veya arzuya göre daha fazla da olabilir

1 buçuk su bardağı  ayıklanmış taze bezelye

1 su bardağı iç kabuklarından arınmış iç bakla

1 baş rezene

4 sap taze soğan

4 sap taze sarımsak

8-10 adet çağla

1 kahve fincanından biraz fazla sızma zeytinyağı

1 limon

Tuz

Nasıl yaptım:

Önce iç baklaları dağılmayacak kadar haşladım ve üzerindeki kalın kabukları çıkardım. Enginarları limonlu suda beklemeye aldım. Geniş ve yayvan bir tencerede önce zeytinyağını hafifçe ısıttıktan sonra halka halka doğradığım rezenenin baş etli tarafı, soğan ve sarımsağı bu yağda döndürmeye başladım. Bu işlemi kısık ateşte yaptım ve hemen peşi sıra çağlaları ortadan ikiye bölerek ilave ettim ve sıra bezelye ve enginarları katmaya geldi. Hepsini ağır ağır çevirdikten sonra üzerilerine tuz ve sıcak su kattım ve tenceremin üzerini kapatmadan hemen önce de haşlanıp ayıklanmış baklaları ilave etim. Baklaları haşlarken de limon suyu eklemiştim çünkü bakla da enginar da limonu pek severler yoksa kapkara olup yemeğin görüntüsünü bozabilirler. Kapağı kapalı olarak enginar ve çağlalar pişene kadar kısık ateşte pişirdim. Bazen enginarlar ve hatta bezelyeler inatçı olup zor pişiyorlar bu yüzden kesin bir süre vermek mümkün değil. Yemeğimize ayrıca limon koymadım çünkü çağlalar gereken mayhoşluğu vermişti. Rezenenin dere otuna benzeyen yeşilliklerinden yemeğime süs yaptıktan sonra ılık ılık servis yaptım. Kalanını bugün soğuk olarak tüketeceğiz.

Afiyet olsun, sofranız bereket dolsun…

Narin bir gelinciğin peşine düştüm…

18 Nisan 2017

 

 

Yine bir bahçe yazısıyla yanınızdayım. Belki sabah kahvenize konuk olacağım belki beş çayınıza. Belki de trafiğe takıldığınızda kabul edeceksiniz beni. Mesele şu ki bahar da hızla gelip geçmekte. Mart başında toprakla buluşan tohumlarımızın çoğu fide olup şaşırtma alanlarına geçtiler. Hatta bu hafta domatesler ve kabaklar bu  geçici mekanlarından çıkıp altı ay boyunca onlara yuva olacak toprağa yerleştiler bile. Hızla gelişiyor her şey. Bir bakıyorsunuz  geceden sabaha gözle görülür şekilde büyüyen bakla taneleri şaşırtıyor bizi, bir bakıyorsunuz betonu delen papatyalar,  kaldırım taşlarının arasından fırlayıveren gelincikler.Gelincikler, yazıma başlık olan, nice ünlü ressama ilham veren o narin kırmızı güzellikler. O incecik sapın üzerinde nisan rüzgarının sertliğine aldırış etmeden havasını atan, birazdan yağacak yağmurdan bile korkmayan güzel yaratık… Geçen yıl ilkbaharda henüz bahçemiz yoncalarla kaplanmamışken çevreyi gezmeye çıkmıştık kız kardeşimle. Toprak köy yollarının iki yanı gelincik ve papatyalarla doluydu. Kimi taptaze kimi kurumaya yüz tutmuş. Kuruyanların tohumlarına uzandı ellerimiz umutla, acemice. Belki bizim bahçemize de konuk olurlar seneye düşüncesiyle. Sonra unuttuk onları bir kibrit kutusunda. Yapacak çok işimiz, ekecek çok tohumumuz vardı çünkü. Sonra yaz geldi, sonbahar, kış ve derken yine bahar. Cemreler düşer düşmez de bahçemize ilk gelincik geldi. Nanelerin arasından başını uzattı ilkin ürkekçe. Görüldüğünü ve sevildiğini anlayınca cesaretlendi. uzadı uzadı. Derken arkadaşları oldu, maydanozların, lavantaların, yoncaların arasında. Ardından ebegümeciler mor mor, hindibalar sarı sarı çiçeğe durdular.

Kibrit kutusunda saklanan tohumlara gerek olmadan misafirimiz oldular. Meğer onlar da bahçemizin inşaat sonrasında dinlenip doğal haline gelmesini beklerlermiş. Hiç ilaç kullanmadığımız için  karıncalar, salyangozlar ve kim bilir göremediğimiz kaç börtü böcekle birlikte yaşayan bitkilerimizi seviyor onlarla doğanın mucizelerini öğreniyor acemiliğimizi atmaya çalışıyoruz.

Bakla yaprakları salataya girdi. Hızla büyüyen baklalar aynı hızla toplanıyor. Kıvırcık salata ve marulların sadece yapraklarını kopartırsak köklerinden tekrar yapraklar büyüyor. İşte bunu da yeni öğrendik.

Bakla yapraklarıyla yaptığımız ebegümecinin çiçekleriyle süslediğimiz salatalarla hem kendimizi hem konuklarımızı şaşırtıyoruz. Ispanağın neden bu kadar çamurlu olduğunu, adaçayını budamazsan arsızca boylandığını, lavantayı fazla budarsan itiş kakış sıklaşıp neredeyse kendi nefesini bile keseceğini, incire, duta, limon, nar ve zeytine gereken ilgiyi gösterince zamanında çiçeklenip bizi ödüllendireceklerini öğreniyoruz. Bu kışı zor geçiren tarçın ve sığla ve erguvanlarımıza da bizi utandırmadıkları ve baharda yeniden capcanlı oldukları için teşekkür ediyoruz. Daha öğrenecek çok şeyimiz var. Mesela bir meyve ağacı gövdesi kalın da olsa toprağa yakın bir yerinden filiz vermemişse işi biraz zor, belki de meyve veremeyecek, bunu görüp üzüleceğiz. İncecik bir fidanken bir yılda genişleyip her yerinden dallar çıkartan o cılız mı cılız ağacın doğurganlığını da hayretle izleyeceğiz.

Havuçlar büyümekte marullar tohuma gitmeye hazır.

Laf lafı açar, zaman su gibi akar. Oysa bahçe bizi bekler.  Yeni ekilecek sebzelere ilave yataklar hazırlanacak. Geçen yıldan öğrendiğimize göre bu yıl kabakgillerle domates sülalesini birbirlerinden uzağa yerleştiriyoruz. Kabakgiller bol su isterken domates narin efendim, çiçeklendikten sonra suyunu kısmak hatta bazılarına göre neredeyse hiç sulamamak gerekiyormuş. Biz domatesleri hasta etmeden bunu anlayamadık da.

Kabak fideleri toprakla buluştu, ancak tohuma gitsin diye bırakılan brokoli ve  lahanayla komşuluğundan memnun kendisi. Arkada yabani pırasalar toplanmayı bekliyor.

Bu arada çiçek tohumu diye bahçe duvarımızın dışına attığımız kişnişlere maşallah demek lazım. Acemilik diyorum ya. Tohumlar karışıvermiş işte…

Bir gelincğin peşinden yazmaya başladım geldim nerelere. Gelincik şerbeti yapalım diyor kardeşim; üstelik tarifi de var elinde. Kıyar mıyım ben size bilemedim, canlar. Hem de şeker tüketmeyelim artık derken. Bence siz bize kırmızı kırmızı gülümseyin sıcaklar bastırana, ömrünüz bitene kadar. Seneye buluşuruz.

 

Günaydın…

01 Mart 2017

Günaydın bahar…

 

Yeni hayatımızda ikinci bahar…

24 Şubat 2017

İkinci bahar; evet isterseniz gençleşme, yeniden hayatın baharını yaşamak olarak da düşünebilirsiniz pek tabiidir ki… Ancak sizinle paylaşmak istediğim bir başka bahar. Urla’ya göçümüzü tamamlayalı, evimize yerleşeli tam tam tamına 365 günü geride bırakmışız. Bu paylaşım belki de bu konudaki son yazım olabilir, çünkü  dört mevsimi de tam manasıyla yaşayıp geride bırakınca yavaş yavaş “yeni hayat” da “alışıldık hayat” olmaya başlayacak, doğada olup bitenler de kanıksanacak. Evet dostlarım, geçen yıl 21 Şubat 2016 da ilk kez uyuduğumuz evimizde mevsimler bize neler getirmiş, neler yapmışız birlikte bakmak ister misiniz…

Bahar; mart nisan mayıs ayları olmalı ya nedense şubat marttan rol çalar mart da şubattan genelde. Beklenmedik soğuklar, fırtınalar hep mart ayının marifetidir. Nisanı iple çekeriz. Geçtiğimiz yıl şubat ayı ortalarında açmıştı bademler. Bu yıl da yanıltmadılar.Ayın sonunu bulmadan pembe beyaz giyindi ağaçlar. Yakında erik de çiçeğe duracak, kiraz da. Ne diyordum, şubat ayının yağmurlu bir gününde taşındık evimize. Yerleşmekte acelemiz yoktu ama bahçemizi düzenlemekte oldukça heyecanlı ve telaşlıydık. Doğrusu yardım almadan başa çıkmamız uzun ve zor bir süreç olacaktı. Öncelikle toprağı havalandırıp yonca ekmek için bu işi bilenlerden destek aldık. Tabii biraz çiçek biraz kaktüs, biraz meyve ağacı derken günler geçiyordu. Ancak şubat da mart da bizi şiddetli yağmurlarla şaşırtmış,  yonca tohumlarının bir türlü  toprakla birleşmesine izin vermemişti. Tohumlar atıldığında nisanı bulmuştuk. Bahçenin yeşermeye başlaması demek çamurdan da kurtulmak olacaktı. Sabır dedi doğa az daha sabır. Muradımıza erdiğimizde mayıs sonu haziran başı olmuştu. Ama biz boş durmamış bu arada kendi çabalarımızla sebze yataklarımızı hazırlamış, fidelerimizi toprakla buluşturmuştuk.

1-img-20160502-wa0001

 

Vee yağmurlar birden kesili verince sabah güneş yükselmeden akşam da battıktan sonra bahçeyi uzun uzun sulama mecburiyeti başlamıştı. Ama yoncaların bütün bahçeyi sarıp boylanması ve muntazam olarak biçilmesi temmuz sonunu bulmuştu. İki haftada bir yoncalar biçilip Sevgi Ana Çifliği’ne hayvancıklara taze ot olarak gidiyordu. Ekim ayına kadar sürdü bu. Sonra toprak yavaş yavaş dinlenmeye geçti  ve sulamaya ara  verdik. Kışlık fideler yazlıkların yerini aldı. Bahçenin bu sürecini daha önceki yazılarımda paylaşmıştım sanırım. Domatesin hastalığı, patlıcanın geç olgunlaşması, kabakların dört bir yana yayılması, patlayana kadar incir yememiz, pestildi, turşuydu mutfak çalışmalarımızı hep biliyorsunuz. Şimdi doğa uyanıyor ve yakında yağmurlar biter bitmez sulama işi başlayacak.

1-downloads22

Bu bir yılın içinde sadece bahçeyle uğraştığımız söylenemez. Şehirdeyken zaman ayıramadığımız bir çok şey hayatımıza renk kattı burada. Kendi adıma söyleyecek olursam, her hafta bütün bir günüm seramik atölyesinde geçiyor. Atölye Kırmızı’ nın sevgi dolu ortamında çamurla oynamak ruhuma o kadar iyi geldi ki anlatamam. Bana göre değil elim kolu ağrır derken cuma günlerini iple çeker oldum. Garip bir zevkmiş çamura şekil vermek. Sevgili Handan ve Şadan ile Sevgi Ana Çiftliğinde yaptığımız yoga ve ses terapisi dersleri benim için kısa sürdü ama baharda yeniden başlamak için kendime söz verdim. Buraya gelirken evimizin bodrum katını atölye yapmaya niyet etmiştim. Yerleşir yerleşmez öyle de oldu. Burada edindiğimiz arkadaş çevresinin de desteğiyle atölyemizi çalışır hale getirdik. Şimdi her çarşamba ;aslı herkes yazabilir sen de yazabilirsin demek olan ” sen de yaz” kısa yazı atölyemizde buluşuyor, yazıyor, çiziyor, sohbet ediyoruz. Çay, kahve hep var.  Bu arada Kuşçular59 adını alan atölyemizi konuk çalışmalara da açtık. Bunlardan biri de Silvia Arsbük’ le Mandala atölyesiydi. İki günlük bu çalışmanın tekrarı gelecek önümüzdeki günlerde. Sağlık konularında bilgilendirme yapmak isteyen konuklarımız da oluyor, masal anlatmak isteyenler de. Herkese kapımızı açmaya çalışıyoruz. Bu hafta, 28 Şubat salı günü “Şiddetsiz İletişim” atölyelerimizin ilki olan ” Empatinin gücüyle tanışma” çalışmamıza kolaylaştırıcı olarak İstanbul’dan bir konuğumuz gelecek. Kendisi sonraki çalışmalarımızı da planlayacak. Tabi beni bilen mutfakla ilişkimin bitmemiş olacağını da bilir. ” Mutfakta beraber”  atölyemiz de sürüyor. İsteğe göre konu seçip birlikte pişiriyoruz. Bütün bunlar sürerken Urla Bizim Bahçe Sağlıklı Yaşam Merkezi’nin isteği üzerine her pazartesi öğleden sonra onların bünyesinde de kısa yazı atölyesi başlattık. Hep beraber yazıyor, okuyor, içimize bakıyoruz.  İki haftada bir Sevgi Ana Çiftliği’nde bilgi paylaşım sohbetlerine katılıyor, hem bir çok yeni şey öğreniyor hem de sosyalleşiyoruz. Haftanın üç günü pazar kurulan olan Urla’da bile daha temiz, ilaçsız gıdaya ulaşabilmek için çaba sarf edenleri destekliyoruz. Kendi bahçemizin bizi doyurması henüz uzak ihtimal belki de şimdilik hayal. Bütün bir kış 3 baş karnabahar 3 baş brokoli ve lahanayla geçseydi. Öğrenecek çok şey var efendim, çok. Şimdi zaman yazlık tohumları fideleme zamanı. Minicik bir sera kurduk terasımıza, tohumların çimlenmesini bekliyoruz dört gözle. Tohumların hepsi atalık, tertemiz tohumlar. Ancak çevremizde o kadar çok kesme çiçek serası ve ilaçlama var ki bizim toprağımızın temiz olması ne kadar mümkün acaba…

Bu yıl Urla’ya kar yağdı. Biz mi taşıdık ne?

1-img-20170107-wa0009

Sosyalleşmek demiştim az evvel; çok şükür sinema salonumuz dışında aradığımız her şey yanı başımızda. Sinema da ya evde ya da yarım saatlik mesafede. İstanbul’ da olsak sinemaya kaç dakikada ulaşırdık ki? Üstelik dostlarımız ve çocuklarımız bizi hiç yalnız bırakmadılar. Her ay bir kaç arkadaşımızı veya aile dostumuzu konuk etme şansımız oldu, konuk odalarımız boş kalmadı. Kışa girince biraz durgunluk olduysa da baharla beraber odalarımız yeni konuklarını ağırlamaya hazırlanıyorlar. Bir de peşimiz sıra buralı olan dostlarımız, arkadaşlarımız var ki işte o da ayrı bir keyif katıyor insana. Bu arada  haftanın belirli günlerinde anne ve babamızı huzur evindeki ortamlarında ziyaret ediyor onlarla zaman geçirmeye çalışıyoruz.

1-20170219_121644

1-img-20160520-wa0009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zaman geçerken minik Melis de büyüdü; sulamaya yardım etmeye çalışırken şimdi artık bizimle tohum ekiyor.   O şanslı çocuklardan çünkü eli toprağa değiyor.

imdi tanrıdan bize sağlık ve güç vermesini diliyoruz ki  bize sunulan ömrün kalanını böyle devam ettirebilelim.

Hoş kalın, afiyetle kalın! Bütün hayalleriniz gerçek olsun.

Bunca iş içinde yeni yemek tarifleri denemeye fırsat bulunca onları da sizinle paylaşmaya devam edeceğim sevgili mutfakpenceremden bakanlar.

Yıl içinde yazdıklarımdan :ttp://mutfakpenceremden.com/2016/03/22/yeni-yasam-yeni-…n-sudan-bir-yazi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu kabak başka kabak, kabak mı başka lafa bak! Rodos Kabağı/Dikenli kabak

14 Şubat 2017

Armudi şekliyle avokadoyu anımsatsa da dikenleri yüzünden hemen elinizden bırakabileceğiniz bir meyve sebze olan dikenli kabakla Urla Kadınlar Pazarı’nda tanıştım bu sonbahar. Girit Kabağı, asma kabağı, tatlı kabağı, su kabağı, sakız kabağı, bal kabağı derken Rodos kabağı bu dedi güler yüzlü köylü kadın. Bir yaşıma daha girdim deyip kaptım iki tane. Alabaş turbuna benziyor kabuğunu soy çiğ çiğ salataya doğra dedi. Sonra da bir iki tarif veriverdi ayaküstü. Biz elma, alabaş veya salatalık gibi tuz ve limonla dilimleyip yedik önce, sonra bir de yemeğini denedim ki pek lezzetli oldu. Pazarlarda sizin de karşınıza çıkarsa ötelemeyin alın deneyin derim. Hem dikenlerine bakmayın ayıklaması çok kolay. Üstelik yetiştirmesi de öyle diyorlar. Deneyeceğim bahçede. Unutmadan, arzu edenler bira mayasına bulayıp kızartabilir, nefis oluyor.

 

1-dscf0852

lk olarak Astekler tarafından yetiştirilmiş; oradan Meksika’ya ve tüm dünyaya yayılmış. Su tropikal kabakgiller ailesinden bir bitki. Asma sınıfına giren, 12m. ‘ye kadar tırmanabilen,dona duyarlı,erkek ve dişi çiçekleri aynı anda üzerinde taşıyan ve arı döllemesine ihtiyaç duyan bu bitki çok yıllık. Tohumdan yetiştiriliyor. Tohum meyvenin kendisi. Olgunlaşmış meyve bitki üzerinde bırakılarak kendiliğinden filzlenmesi sağlanabildiği gibi, olgun meyve koparıldıktan sonra da kendiliğinden filizlenebiliyor. Filizler 30 cm.’ye ulaştığında meyve yatay olarak filz kısmı toprağın dışında kalacak şekilde 45 derecelik açıyla dikiliyor. Bir bitki 450-500 civarı meyve veriyor. Meyve ağırlığı ortalama olarak 600 grama  kadar çıkabiliyor. Bunun için bitkinin sağlam bir çardak sistemine dikilmesi gerekiyor.

Meyve tadı tatlımsı, yüksek oranda su barındıran bunun yanı sıra yüksek miktarda aminoasit,lif,potasyum,kalsyum,demir ve C vitamini içeriği ile zengin bitki özellikle diyet yapan hastalar için alternatif.( alıntı)

 

Ben iki adet kabak / yaklaşık 600 gr  bir patates ve 200 gr kıyma kullanarak kabak musakkası yaptım. Bir irice soğan bir miktar yazdan kavanozladığım domates püresi, bir diş sarımsak ve baharatlar kullandım. Karabiber, kuru nane, az kimyon ve limon yemeğime çok yakıştı. Kabak ve patatesleri önceden zeytinyağında azıcık pembeleştirdim sonra pişmiş yemeklik kıymayla birleştirip on beş dakika kadar kapağı kapalı pişirdim. Biz beğendik, denemeye değer.

Afiyet Olsun

 

 

1-289

1-dsc_5569

 

Bunlar da benim mutfağımda filiz vermeye başlayan kabaklar. Bakalım sonra neler olacak?

 

1-20170212_092724

Elmacı geldi haaanıııım……

18 Ocak 2017

1-dsc_5564

Kurtlu elmaya hasret kalmış yurdumun şehirlisi. E tabii biz de. İstanbul’dayken neyse de Urla’da pazarı gezip de  tırım tırım elmanın kurtlusunu, eğri büğrüsünü, üzeri cilalı olmayanını bulma çabalarım her nedense pazarcıları arkamdan güldürmeye yetti. Onlar güle dursun, biz gelelim bugünkü yazımıza. Adı üzerinde konumuz elma. Çok şükür ki temiz gıda derdine bizden çok önceden düşmüş birçok yoldaşımız var burada. Geçtiğimiz haftalarda büyük miktarda ilaçsız üretilmiş elmaya ulaştıklarını haber verdiler. Üretici meyvesini vaktinde toplatamadığı için elinde kalmış. Elmalarının bir kısmı bize nasip olunca dayanamadık, bir sandık yetmez iki olsun dedik ve bir de baktık ki kapımızın önünde kırk kilo elma. Ekşisi, tatlısı, kırmızısı, sarısı karışık. Mis gibi kokulu. Bazıları gerçekten kurtlara yuva olmuş. Olsun varsın.

Evet efendim, doğal, ilaçsız elmaları aldık almasına da şimdi onları bozulmadan tüketmeye geldi sıra. Elmaları bizim gibi alan her evde bu hafta elma değerlendirmesi yapılıyor. Kabuklar ve köklerle sirke basılıyor, etli meyve kısmı ya kurutuluyor ya da püre yapılarak kavanozlara basılıyor. Püre deyince, Sevgi Ana Çiftliği’nin tatlı sahibesi güzel insan Şadan Güvenir’in o püreyi nasıl muhteşem bir tatlıya dönüştürdüğü de apayrı bir konu apayrı bir emek. Kendi hayvancıklarının sütünden elde ettiği lorun üzerine elma püresi, üzerine tarçın ve biraz da ceviz. Daha ne istersiniz… Sevgili Şadan odun ateşinde saatlerce kaynatarak yapmış püresini: bizim henüz böyle bir olanağımız yok. Biz de ne yapalım düdüklü tencereye başvurduk, kısa zamanda ezilen elmaları bu kez bir saat kadar kapağı açık olarak kaynatmaya devam ettik. Neredeyse marmelat haline gelen ve az daha tencerenin dibine yapışmaya yüz tutan elmaları bir kez de el blenderiyle ezdikten sonra sıcakken kavanozlara doldurduk ve kapaklarını sıkıca kapatıp ( aynen domates püresi yapar gibi) ters çevirerek bir gece boyunca soğumaya bıraktık. Artık kurabiyelerde mi, tartlarda mı kullanırız yoksa biz de lor yapınca üzerine mi dökeriz şimdiden bilemem ama işlenecek daha çok elmamız var. Sözü gelmişken elma püresini ayvaya, armuta veya başka meyvelere karıştırıp şeker ilave etmeden marmelat yapabileceğinizi hatırlatmalıyım. Ancak dikkat! Bu marmelat diğerlerinden daha kısa sürede tüketilmeli ve buzdolabında saklanmalı.

Bu arada elma kurusu en doğal çerezlerden biri benim için. Ancak piyasada  satılanların çoğu ( özellikle doğal kurutulanlar dışında) şekerle işlenmiş veya farklı koruyucularla doğallığını kaybetmiş olduğundan ben de elmayı evde kendi fırınımda kurutmayı tercih ediyorum. Böyle zamanlarda, ah keşke bir kuzinemiz olsaydı demeden geçemiyoruz ama ne yapalım şimdilik elektrikli fırına müracaat.

Şimdi elma kurusunu nasıl yaptığıma gelelim; Öncelikle elmaların sert olanlarını ayırarak işe başladım. Kabukları soydum ve çekirdekli kısmını ayırdım. Tabii bunlar hemen sirke kavanozunu boyladılar. Etli kısımlarıysa cips rendesiyle incecik dilimledim. Elma dilimleri zar gibi oldular. Bunları yağlı kağıt serilmiş fırın tepsilerime dizdim.  Kurutma işlemine geçmeden fırında bir ekmek pişirmiştim ve fırınım 200 derece civarındaydı. Hemen tepsileri fırına sürdüm ve on dakika sonra fırını 50 dereceye düşürdüm. Turbo ayarında 3 saat kadar fırında tuttum. 3 saat sonunda fırını söndürüp kapağını açıp içeride oluşan buharın çıkmasını bekledikten sonra kapağı kapattım ve gece boyu soğumaya bıraktım. Ertesi gün tepsileri mutfağa aldım ve gün boyu ortam ısısında beklettim. Ardından cam kavanozlara yerleştirdim. Biraz olsun ekonomi yapmak için yarın yine ya ekmek ya da başka bir şey pişirmek için fırın kızdıracağım ve kalan elmalardan yine elma kurusu yapacağım. Evet bir tepsi sadece cips şeklinde kesilmiş 2 elma alıyor ama bir defada 3 tepsi yapınca hiç de fena olmuyor.

Halen elmamız var ve  ne yapacağımızı bilemiyor muyuz? Elmayla birçok tatlı, kek,pasta yapılabileceği gibi birçok salataya da tat vermek renk katmak mümkün.Mesela haşlanmış patatese ekşi elma rendesi pek yakışır, ya da çiğ kerevizi rendeleyerek yapılan kereviz salatasına bir de elma rendesi katın da görün ne lezzetli olacak. Aşağıda içinde elma geçen çeşitli tariflerimden sadece bazı örnekler var. Bunların bazılarında şeker kullanmadan olamıyor maalesef ama pekmez de çoğu kez şeker yerine geçebiliyor.

Haydi bana kolay gelsin; dışarıda daha bir sandık elma var.

Portakallı Elmalı Kuzu Kulağı Salatası

Elma Bombası

Apfelstrudel / Viyana Usulü Klasik Elmalı Strudel Yapıyoruz

Anette’nin Elmalı Payı ile Yeşim’in Yazı Evine Ziyaret

Milföy Hamuruna Saklanmış Elma Tatlısı

Elmalı Kek

Zeytinyağlı Ekşi Elma Dolması

Elma Pekmezi ile Diyet Marmelat

Viyana Usulü Schnitzel ve Patates Salatası

Elma hakkında

%d blogcu bunu beğendi: