Yeşil mercimek ekmeği üstelik glutensiz
Merak buyurmayınız, fazla masal anlatmadan tarifi vereceğim bu kez. Zira bu ekmeği yediğimiz, anlattığımız sonra da yaptığımızdan beri herkes tarif sormakta, hadi yaz hadi, hadi demekte. Yine de bir iki çift sözle gönderme yapmadan duramayacağım. Urla’da çok fazla İstanbul göçmeni var. Bunların arasında tam Urla merkezde Malgaca Pazarı’nın içinde “Kadıköy Kafe” adında bir aile işletmesi de var. Sık sık kahvaltıya, yemeğe gittiğimiz yerlerden biri de burası. Gide gele eşim ve kız kardeşimin glutensiz beslendiğini öğrendiler. Sanırım bizimkiler gibi gluten diyeti yapan çok müşterileri olunca onlar da menülerine bazı eklemeler yaptılar. Bunlardan biri de şaşırtıcı lezzetiyle dikkatimizi çeken yeşil mercimekli ekmek. Hemen tarif alındı ve kız kardeşim ve benim mutfağımda denemeler yapıldı. Tadıma geçildi. Beğenildi. Hem de çok. Buyrun, temel malzemeleri birlikte görelim, yapılışı deseniz çok kolay, aynen kek yapar gibi, ancak pişirirken az dikkat gerekiyor. Kolay gelsin…
1 su bardağı yeşil mercimek ( bir gece önceden soğuk suda ıslatılmış ve süzüldükten sonra iri un kıvamına gelene kadar rondodan çekilmiş)
1 su bardağı kaşar, beyaz, İzmir tulum peyniri rendesi ( sadece birini kullanmak da mümkün)
4 yumurta
1 çay bardağı zeytinyağı
1 çay bardağı yoğurt
1 çay bardağı irice kırılmış ceviz içi
1 çay bardağı badem unu ( arzuya göre)
Ben kendi ekmeğime 2 çorba kaşığı da susam ekledim, nefis oldu.
2 çay kaşığı kabartma tozu
Tarifi verenler aslında bu ekmeğe
maydanoz, dereotu ve hatta taze soğan bile koymuşlardı. Kardeşim aynı onlar gibi yaptı, ben illaki bir değişiklik yapayım dedim ve ekmeğimde yeşilleri kullanmadım. Her ikisi de buzdolabında üzeri kapalı olarak birkaç gün tazeliğini koruyor ve afiyetle yeniyor.
Pişirirken dikkat!
Aynen kek yapar gibi önce yumurtaları çırparak başlayıp sonra diğer malzemeyi ekleyerek hazırladığımız ekmeğimizi soğuk fırına atıyor ve sonra fırını 170 dereceye açıyoruz. On dakika kadar ekmeğin kabarmasını bekledikten sonra hemen üzerine bir tepsi sürüyoruz ki ekmeğimiz in üzeri hemen kızarmasın ki içi iyice pişebilsin. Yaklaşık 30 dakika sonra bu tepsiyi tekrara çıkartıyoruz ve ekmeğimizin içinin piştiğine emin olana kadar fırında tutuyoruz. Ekmeğimize temiz bir bıçak saplayarak pişip pişmediğini kontrol edebiliriz. Fırından çıkan ekmeği bir tel ızgara üzerinde iyice soğuttuktan sonra dilimliyoruz.
Kahvaltıda veya çay saatinde afiyetle tüketiyoruz.
İlaç Gibi Bir Çorba
Sonbahar, Kasım ayıyla beraber hükmünü sürmeye başladı. İstanbul’da hava mevsim normallerine geriledi, soba ve kaloriferler yavaş yavaş evlerimizi ısıtmaya başladı. Akşam yemeklerimizdeyse şöyle sıcacık bir çorba aramaya başladık. Hele hele benim gibi şifayı kapanlar için çorba ilaç gibi geliyor. İlaç demişken bu vereceğim tarifteki malzemelerin tümünün ayrı ayrı şifalandırıcı etkisi var. Bu yüzden böyle günlerde şifa niyetine içebileceğiniz gibi içindeki sebzeleri tek başına yediremediğiniz çocuklarınıza da kolaylıkla verebilirsiniz. Yanii,bir taşla iki kuş. Aslına bakarsanız soğuk algınlığı için en iyi ilaç gerçek tavuk suyuna yapılmış bol limonlu şehriye çorbasıdır ama günümüzde gerçek tavuğu nereden bulacaksınız ki?
4 kişilik
2 kase dolusu halka halka kesilmiş pırasa
2 kase dolusu brokkoli
1/2 kase sarı veya kırmızı mercimek
1 avuç taze nane, varsa 1 avuç taze fesleğen
1 parmak boğumu kadar taze zencefil
1 tatlı kaşığı silme zerdeçal
1 çay kaşığı karabiber, tuz
2 çorba kaşığı tam buğday unu
un ister hafif pembeleştirilmiş…
View original post 63 kelime daha
İster yaz sıcağında ister güz rüzgarında ister kara kışta olsun; güneşimiz hep olsun. En dertli günümüzde bile içimizi aydınlık tutan güneşimiz bugün bize görünmek istemedi. Gökyüzü bulutlarla örtülü Urla’da. Hava ha ağladı, ha ağlayacak diyorsak da ne yazık ki tam dört ay oldu bahçemize bir damla yağmur düşmedi.
Hep yazıyorum ya; öğrenme sürecimiz henüz tamamlanmadı. İki kış, iki de yaz geride kaldı oysa. Bu yaz işler istediğimiz gibi gitmedi; tozdu topraktı asfalt çalışmaları derken ektiğimiz yazlıklar yüzümüzü güldürmedi ama eylülle birlikte güneş etkisini biraz azaltır azaltmaz doğa bize yine sürprizlerini sundu.
Geçen sonbahar kışlık tohumları atmakta gecikmiştim. Eylül ayının rüzgarsız ve ılık günlerini kaçırınca toprağa attığım tohumlar sağa sola savrulmuş ya birbirlerinin üzerine çıkmış ya da yataklarından dışarıda bir yerlerde çimlenmişlerdi. Öğreniyoruz diyorum ya; bu kez daha dikkatli davrandım ve rüzgarlar geri gelmeden tohumları toprakla buluşturdum. Ne olur ne olmaz diyerek üzerlerini örttüm ve her gün hafif hafif sulamaya başladım. Maydanoz ve dereotu nazlı, ancak rokalar çoktan boy gösterdi.
Bir de bakla… Erken demişlerdi ama ben dayanamayıp gömüvermiştim toprağa. İki haftaya kalmadı görünüverdiler. Marullar da nazlı biraz ama yakında dayanamaz patlarlar, eminim. Ardından ıspanak ve pazı da şenlendirecekler bahçemizi. Ben bu işlerle meşgul olur, yazdan kalan ne var ne yok sökmeye niyetlenir, kışlık havuç ve pırasaya yer açmak isterken koca yaz naz niyaz eden patlıcanlar ve biberler” dur sökme bizi” dercesine coşuverdiler. Hele hele, bir kenarcıkta unutulan iki fasulye sırığının üzerinden bana gülümseyen o börülceler yok mu? İnsanın köklemeye eli varmıyor doğrusu. Ya şu sakız kabağının yaptığına bakın. En az yedi sekiz kök kabaktan geriye cılız mı cılız bir kök kalmıştı da yaprakları yemyeşil diye sökmeye kıyamamıştım. Geçen hafta toprağı havalandırayım, ıspanak tohumlarıma yer açayım derken ne göreyim; bizim kabağın tırmana tırmana sarıldığı tahta ayağın üzerinde bir kabak inatla büyümeye çalışmıyor mu? İster inanın ister inanmayın koca yaz durdu durdu, doğa şimdi bana hediyesini sundu. Bir kabaktan ne olur demeyin; ya Melisçiğimiz’e yemek olur ya da bırakırız gelecek yıla tohum olur. Bu kadar inat ısrar ederek geldiyse vardır bir hayrı nasılsa. Bir de çekirgelerin yapraklarını dişleye dişleye bir hal ettiği patlıcanlarımız var ki, insan kopartmaya kıyamıyor. Ne hoş ve ne güçlü bir bitki şu patlıcan. Sağlam bir gövdeye bağlı güçlü dallar üzerinde mor beyaz çiçekler ve uçlarında büyüyen mor meyveleri. Kimi topan, kimi uzun. Eh sonbaharın ortalarında soframıza bir patlıcan yemeği daha gelecek bu gidişle. Kahvaltılık kıl biber devam ediyor. Miss gibi… Reyhanlar çoktan tohuma durdu.
Urla civarında nefis bir çalı türü var; “Gaura” adı, botanik dilinde… Bahçemizin güzel süsü. Bir yılda usanmadan çiçak açan gitgide yayılan, hatta sardunyalarımı ezip geçen şu gaura. İki köktüler. Biri aldı başını hala büyümekte ama diğeri birden kuruyuverdi. Neye küstüyse bilemedik vallahi. Sardunyalarımıza dadanan bir “gaura ” olsa iyi de çekirgelerle baş etsinler diye evlat edindiğimiz tavuklara ne demeli… Şaka gibiler… Koca bahçeyi bırakıp sardunyaların çiçeklerini bir bir ısırıp atıveriyorlar. Çit mit fayda etmiyor. Bizim Rukiye ile Şaziye meydanı boş buldular mı, hoooop sardunyaların dibini oymaya geliyorlar. Şaziye de kim diyeceksiniz. O Rukiye’ye gelen kuma. Pek azametli pek de bilmiştir kendileri. Yumurtalarını kümese değil de gül ağacının dibine yapıp saklayan de Rukiye ile Şerafettin’i yoldan çıkartan da o vallahi. Hoş bu ara bu kumalara bir şeyler oldu. Bütün gün gur gur, gurk edip bir türlü yumurtlayamıyorlar nedense. Ben aile içi şiddetli geçimsizlik diyorum ama tam olarak bilemiyorum doğrusu.
Uzun sözün kısası hazanla hüznü karıştırmadan kış hazırlıklarına devam edeceğimiz ılık bir sonbahar geçirmeyi diliyorum. Belki sizin bahçeniz de size tatlı sürprizler yapıyordur. Belki siz de bana paylaşırsınız…
Afiyetle, sevgiyle kalınız.
Seni gidi yaramaz çekirge! Pıtı pıtı çekirge…
Gününüz, günlerimiz aydın olsun dostlar. Yine uzuuuun bir ara vermişim paylaşımlarıma; bir döndüm baktım ki en son haziran başıymış; bahçede neredeyse herşey yolunda gibiymiş. Lavantaları saran gelincik böcekleri dışında pek derdimiz yok gibiymiş… Şu ardımızda kalan iki ay içinde neler yaşandı şuncacık bahçemizde izninizle azıcık anlatayım. Hani diyordum ya gelincik böcekleriyle kardeşim sabahtan mesaiye başlıyorlar diye, vallahi zavallı böceciklerin günahı pek fazla değilmiş, çünkü temmuz sonu fevkalade bir lavanta hasadı oldu bu yıl. Bodrum katımızın zemine serdiğimiz lavantalar şimdi hem serin hem kuru ortamda kururken mis gibi kokularıyla da bizi ödüllendiriyorlar.
Ancak bahçemizi mutsuz etmek için yarışa giren başka şeyler de oldu bu yaz. Bir sabah uyandık baktık ki ne görelim; yoncalarımızın tümü dantel dantel olmuşlar. Hemen bir bilene danıştık tabii… Vah vah, bahçenize çekirge sürüsü girmiş, cevabını aldık. Eeeee! Yani? N’olcak şimdi? İlaçlama lazım ama, yararı var mı bilen yok. Biliyorsunuz, hep yazıyorum; bizim amacımız temiz bahçe temiz toprak. İlaçsız yaşam. Sanal ortamda bizim gibi düşünen guruplara danıştık. Çare kedi ve tavuk beslemek dediler. Bizim zaten bir Zeyna’mız var. (Kardeşimin güçlü kuvvetli güzel kedisi.) Kendisi biraz ye iç, yan gel yat sever ama ne de olsa kedi işte … Ama bir kedi koca bahçeyle nasıl baş etsin ki?Kümes kurun, dediler. Doğrusu ben hiç de istekli değildim ama kardeşimle eşinin çabalarına itiraz etmedim. Kümese uygun tek yer onların yatak odalarının yakınındaki bir köşeydi ve enişte bey sıkı bir çalışmayla süper bir kümes yapıverdi. Eksik olmasınlar, sevgili Şadan Tamer Güvenir çifti kümeslerinden özenle seçtikleri bir horoz ve bir tavuğu kapıp geldiler. Aman! Dediler, tavuğumuz henüz gencecik bir kızdır, önce yerine alışsın, biraz büyüsün serpilsin sonra yumurtlamaya başlar. Ama gelin görün ki bizim Şerafettin ile Rukiye pek yaramaz çıktılar; üç güne kalmadan yumurtalar gelmeye başladı… Önceleri kümesten çıkmaya pek yanaşmadılarsa da kardeşim birazcık aç bırakınca bahçede dolanıp kurttu böcekti ayıklamaya başladılar ama ah şu çekirgeler yok mu? Bunlara bir iki değil on tavuk bile yetmez anlaşılan.
Sizin anlayacağınız herkes kendi işini yapmakta. Zeyna, Şeraffettin ile Rukiye’ yi korkutmaya çalışırken Şerafettin efendi Rukiye’sini korumak için babalanıp duruyor, sonunda Zeyna Zeynalıktan vaz geçip bir kenara siniyor. Şerafettin vakitli vakitsiz ötüp duruyor, buralar benden sorulur, diyor ama çekirgelerin pek umuru değil. Dün de yepyeni bir gül fidanıyla beslenmişler, doymamış erguvan ağacına saldırmışlar. Ah çekirge vah çekirge…
Doğada yaşam böyle işte. Tek sorunumuz çekirgeler değildi ki bu yaz. Ne yazık ki tam iki aydır halen devam etmekte olan bir asfalt çalışması sürüyor buralarda. Kazılıp bırakılan, haftalarca toz duman içinde kalan evler ve bahçeler, tozdan boğulan ağaçlar ve sebzeler… Daracık köy yollarından geçirilen dev araçlar ve bu arada yerle bir olan ağaçlar…Bu arada üç aydır bir damla yağmur görmeyen ama fırtınadan ve aşırı sıcaklardan nasibini çokça alan bahçemiz kalın bir toz örtüsüyle kaplanınca olan oldu; domatesler, salatalık, fasulye ve kabaklar intihar ederken biber ve patlıcanlar pes etmediler şükür. Anlatması bile sıkıntılı bir süreci halen geride bırakmış değiliz ama biz öğrenmeye devam ediyor, doğanın bütün bu olumsuzluklara rağmen bize sunduklarına” şükran” diyoruz. Kardeşim bir gün bakıyor ki haftalardır yabani bir sarmaşık olduğunu düşündüğü yaprakların arasından tam 3 kudret nektarı ona sarı sarı gülümsemiyor mu… Ne ara, nereden gelmişler acaba? Yine bir sabah aslında yabani bir görüntüsü olan sakız çalımızın ilk kez kırmızı kırmızı çiçek açtığını görmek, yaseminlerin birden bire enine boyuna dallanıp budaklandığına şahit olmak da yüzümüzü güldüren sürprizlerden bazıları.
Şimdi bazılarınızın mutfakta neler olduğunu merak ettiğinizi biliyorum. Üstelik hiç yeni bir tarif vermediğim için de üzgünüm. Ancak bildiğiniz gibi yeni denemeler yapmak için çok az zaman kalıyor ve ben de kopya paylaşımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Ama önümüzdeki günlerde yepyeni bir yaz turşusunu ve ardından gluten intoleransı olanlar için bir kaç tarif ve belki de yumurtasız beslenenlere de bazı öneriler paylaşacağım.
Şidi size bir sır vereyim; bazen ben bile bugün ne pişirsem deyip bloğumun sayfalarını karıştıryorum. Bu arada “dokuzuncubulut” ve “cafefernando”yu da ihmal etmiyorum.
Şimdi çekirgeyle mücadele için yazılanları okumaya devam etmeliyim.
Hoplayıver çekirge, zıplayıver çekirge… Kalk git bahçemden çekirge…
İşler, güçler…
İşler güçler diyeceğim; herkeste var ama şu bahçe işi var ya, o bir başka işmiş. Zor ve yorucu tarafını yazmak değil amacım; severek yapıyorum çünkü… Ancak nasıl bir zamanını alıyor insanın bilemezsiniz. Bilenler bilir tabii. Bu yıl yoncalarımız otomatik sulamaya geçtiler ama sebze meyve kısmına kıyamadım. Ne damlalık ne bişey; her gün elimiz üstünde. Sabah gözümü açar açmaz ilk günaydın önce fidelere sonra yeni yetme sebzelere.Bu yıl kaç erik yiyeceğiz, dutlar kurumadan toplamalı, ceviz acaba bu yıl daha sağlam olacak mı, kabaklar gölgede mi kaldı, fasulye de böceklenme mi var, domates fidemiz çok yerimiz yok, aman salatalıklar ne alemde… Sohbetler hep bu doğrultuda. Duyan da dönüm dönüm arazi var sanır. Sebze ekebildiğimiz alan toplasanız 30 metre kare ya var ya yok. Ama insanoğlu işte onu da kendi elimle eksem bunu da yetiştirsem deyip duruyoruz. Diyeceğim sabah sabah bahçe işi derken kahvaltı saati çok kez güme gidebiliyor. Kış aylarında kapandığımız evlerden çıkalı beri böyleyiz. Sadece bahçe değil tabii. Benim atölye çalışmalarım, yazılar çiziler, “Sen de yaz” guruplarıyla atölyemizde geçirdiğimiz güzel saatler, seramikti, yogaydı( hoş bu yıl iyice tembelim ya yoga konusunda) bir bakıyoruz akşamı etmişiz.
Narin bir gelinciğin peşine düştüm…
Yine bir bahçe yazısıyla yanınızdayım. Belki sabah kahvenize konuk olacağım belki beş çayınıza. Belki de trafiğe takıldığınızda kabul edeceksiniz beni. Mesele şu ki bahar da hızla gelip geçmekte. Mart başında toprakla buluşan tohumlarımızın çoğu fide olup şaşırtma alanlarına geçtiler. Hatta bu hafta domatesler ve kabaklar bu geçici mekanlarından çıkıp altı ay boyunca onlara yuva olacak toprağa yerleştiler bile. Hızla gelişiyor her şey. Bir bakıyorsunuz geceden sabaha gözle görülür şekilde büyüyen bakla taneleri şaşırtıyor bizi, bir bakıyorsunuz betonu delen papatyalar, kaldırım taşlarının arasından fırlayıveren gelincikler.Gelincikler, yazıma başlık olan, nice ünlü ressama ilham veren o narin kırmızı güzellikler. O incecik sapın üzerinde nisan rüzgarının sertliğine aldırış etmeden havasını atan, birazdan yağacak yağmurdan bile korkmayan güzel yaratık… Geçen yıl ilkbaharda henüz bahçemiz yoncalarla kaplanmamışken çevreyi gezmeye çıkmıştık kız kardeşimle. Toprak köy yollarının iki yanı gelincik ve papatyalarla doluydu. Kimi taptaze kimi kurumaya yüz tutmuş. Kuruyanların tohumlarına uzandı ellerimiz umutla, acemice. Belki bizim bahçemize de konuk olurlar seneye düşüncesiyle. Sonra unuttuk onları bir kibrit kutusunda. Yapacak çok işimiz, ekecek çok tohumumuz vardı çünkü. Sonra yaz geldi, sonbahar, kış ve derken yine bahar. Cemreler düşer düşmez de bahçemize ilk gelincik geldi. Nanelerin arasından başını uzattı ilkin ürkekçe. Görüldüğünü ve sevildiğini anlayınca cesaretlendi. uzadı uzadı. Derken arkadaşları oldu, maydanozların, lavantaların, yoncaların arasında. Ardından ebegümeciler mor mor, hindibalar sarı sarı çiçeğe durdular.
Kibrit kutusunda saklanan tohumlara gerek olmadan misafirimiz oldular. Meğer onlar da bahçemizin inşaat sonrasında dinlenip doğal haline gelmesini beklerlermiş. Hiç ilaç kullanmadığımız için karıncalar, salyangozlar ve kim bilir göremediğimiz kaç börtü böcekle birlikte yaşayan bitkilerimizi seviyor onlarla doğanın mucizelerini öğreniyor acemiliğimizi atmaya çalışıyoruz.
Bakla yaprakları salataya girdi. Hızla büyüyen baklalar aynı hızla toplanıyor. Kıvırcık salata ve marulların sadece yapraklarını kopartırsak köklerinden tekrar yapraklar büyüyor. İşte bunu da yeni öğrendik.
Bakla yapraklarıyla yaptığımız ebegümecinin çiçekleriyle süslediğimiz salatalarla hem kendimizi hem konuklarımızı şaşırtıyoruz. Ispanağın neden bu kadar çamurlu olduğunu, adaçayını budamazsan arsızca boylandığını, lavantayı fazla budarsan itiş kakış sıklaşıp neredeyse kendi nefesini bile keseceğini, incire, duta, limon, nar ve zeytine gereken ilgiyi gösterince zamanında çiçeklenip bizi ödüllendireceklerini öğreniyoruz. Bu kışı zor geçiren tarçın ve sığla ve erguvanlarımıza da bizi utandırmadıkları ve baharda yeniden capcanlı oldukları için teşekkür ediyoruz. Daha öğrenecek çok şeyimiz var. Mesela bir meyve ağacı gövdesi kalın da olsa toprağa yakın bir yerinden filiz vermemişse işi biraz zor, belki de meyve veremeyecek, bunu görüp üzüleceğiz. İncecik bir fidanken bir yılda genişleyip her yerinden dallar çıkartan o cılız mı cılız ağacın doğurganlığını da hayretle izleyeceğiz.
Havuçlar büyümekte marullar tohuma gitmeye hazır.
Laf lafı açar, zaman su gibi akar. Oysa bahçe bizi bekler. Yeni ekilecek sebzelere ilave yataklar hazırlanacak. Geçen yıldan öğrendiğimize göre bu yıl kabakgillerle domates sülalesini birbirlerinden uzağa yerleştiriyoruz. Kabakgiller bol su isterken domates narin efendim, çiçeklendikten sonra suyunu kısmak hatta bazılarına göre neredeyse hiç sulamamak gerekiyormuş. Biz domatesleri hasta etmeden bunu anlayamadık da.
Kabak fideleri toprakla buluştu, ancak tohuma gitsin diye bırakılan brokoli ve lahanayla komşuluğundan memnun kendisi. Arkada yabani pırasalar toplanmayı bekliyor.
Bu arada çiçek tohumu diye bahçe duvarımızın dışına attığımız kişnişlere maşallah demek lazım. Acemilik diyorum ya. Tohumlar karışıvermiş işte…
Bir gelincğin peşinden yazmaya başladım geldim nerelere. Gelincik şerbeti yapalım diyor kardeşim; üstelik tarifi de var elinde. Kıyar mıyım ben size bilemedim, canlar. Hem de şeker tüketmeyelim artık derken. Bence siz bize kırmızı kırmızı gülümseyin sıcaklar bastırana, ömrünüz bitene kadar. Seneye buluşuruz.
Günaydın…
Günaydın bahar…
Yeni hayatımızda ikinci bahar…
İkinci bahar; evet isterseniz gençleşme, yeniden hayatın baharını yaşamak olarak da düşünebilirsiniz pek tabiidir ki… Ancak sizinle paylaşmak istediğim bir başka bahar. Urla’ya göçümüzü tamamlayalı, evimize yerleşeli tam tam tamına 365 günü geride bırakmışız. Bu paylaşım belki de bu konudaki son yazım olabilir, çünkü dört mevsimi de tam manasıyla yaşayıp geride bırakınca yavaş yavaş “yeni hayat” da “alışıldık hayat” olmaya başlayacak, doğada olup bitenler de kanıksanacak. Evet dostlarım, geçen yıl 21 Şubat 2016 da ilk kez uyuduğumuz evimizde mevsimler bize neler getirmiş, neler yapmışız birlikte bakmak ister misiniz…
Bahar; mart nisan mayıs ayları olmalı ya nedense şubat marttan rol çalar mart da şubattan genelde. Beklenmedik soğuklar, fırtınalar hep mart ayının marifetidir. Nisanı iple çekeriz. Geçtiğimiz yıl şubat ayı ortalarında açmıştı bademler. Bu yıl da yanıltmadılar.Ayın sonunu bulmadan pembe beyaz giyindi ağaçlar. Yakında erik de çiçeğe duracak, kiraz da. Ne diyordum, şubat ayının yağmurlu bir gününde taşındık evimize. Yerleşmekte acelemiz yoktu ama bahçemizi düzenlemekte oldukça heyecanlı ve telaşlıydık. Doğrusu yardım almadan başa çıkmamız uzun ve zor bir süreç olacaktı. Öncelikle toprağı havalandırıp yonca ekmek için bu işi bilenlerden destek aldık. Tabii biraz çiçek biraz kaktüs, biraz meyve ağacı derken günler geçiyordu. Ancak şubat da mart da bizi şiddetli yağmurlarla şaşırtmış, yonca tohumlarının bir türlü toprakla birleşmesine izin vermemişti. Tohumlar atıldığında nisanı bulmuştuk. Bahçenin yeşermeye başlaması demek çamurdan da kurtulmak olacaktı. Sabır dedi doğa az daha sabır. Muradımıza erdiğimizde mayıs sonu haziran başı olmuştu. Ama biz boş durmamış bu arada kendi çabalarımızla sebze yataklarımızı hazırlamış, fidelerimizi toprakla buluşturmuştuk.
Vee yağmurlar birden kesili verince sabah güneş yükselmeden akşam da battıktan sonra bahçeyi uzun uzun sulama mecburiyeti başlamıştı. Ama yoncaların bütün bahçeyi sarıp boylanması ve muntazam olarak biçilmesi temmuz sonunu bulmuştu. İki haftada bir yoncalar biçilip Sevgi Ana Çifliği’ne hayvancıklara taze ot olarak gidiyordu. Ekim ayına kadar sürdü bu. Sonra toprak yavaş yavaş dinlenmeye geçti ve sulamaya ara verdik. Kışlık fideler yazlıkların yerini aldı. Bahçenin bu sürecini daha önceki yazılarımda paylaşmıştım sanırım. Domatesin hastalığı, patlıcanın geç olgunlaşması, kabakların dört bir yana yayılması, patlayana kadar incir yememiz, pestildi, turşuydu mutfak çalışmalarımızı hep biliyorsunuz. Şimdi doğa uyanıyor ve yakında yağmurlar biter bitmez sulama işi başlayacak.
Bu bir yılın içinde sadece bahçeyle uğraştığımız söylenemez. Şehirdeyken zaman ayıramadığımız bir çok şey hayatımıza renk kattı burada. Kendi adıma söyleyecek olursam, her hafta bütün bir günüm seramik atölyesinde geçiyor. Atölye Kırmızı’ nın sevgi dolu ortamında çamurla oynamak ruhuma o kadar iyi geldi ki anlatamam. Bana göre değil elim kolu ağrır derken cuma günlerini iple çeker oldum. Garip bir zevkmiş çamura şekil vermek. Sevgili Handan ve Şadan ile Sevgi Ana Çiftliğinde yaptığımız yoga ve ses terapisi dersleri benim için kısa sürdü ama baharda yeniden başlamak için kendime söz verdim. Buraya gelirken evimizin bodrum katını atölye yapmaya niyet etmiştim. Yerleşir yerleşmez öyle de oldu. Burada edindiğimiz arkadaş çevresinin de desteğiyle atölyemizi çalışır hale getirdik. Şimdi her çarşamba ;aslı herkes yazabilir sen de yazabilirsin demek olan ” sen de yaz” kısa yazı atölyemizde buluşuyor, yazıyor, çiziyor, sohbet ediyoruz. Çay, kahve hep var. Bu arada Kuşçular59 adını alan atölyemizi konuk çalışmalara da açtık. Bunlardan biri de Silvia Arsbük’ le Mandala atölyesiydi. İki günlük bu çalışmanın tekrarı gelecek önümüzdeki günlerde. Sağlık konularında bilgilendirme yapmak isteyen konuklarımız da oluyor, masal anlatmak isteyenler de. Herkese kapımızı açmaya çalışıyoruz. Bu hafta, 28 Şubat salı günü “Şiddetsiz İletişim” atölyelerimizin ilki olan ” Empatinin gücüyle tanışma” çalışmamıza kolaylaştırıcı olarak İstanbul’dan bir konuğumuz gelecek. Kendisi sonraki çalışmalarımızı da planlayacak. Tabi beni bilen mutfakla ilişkimin bitmemiş olacağını da bilir. ” Mutfakta beraber” atölyemiz de sürüyor. İsteğe göre konu seçip birlikte pişiriyoruz. Bütün bunlar sürerken Urla Bizim Bahçe Sağlıklı Yaşam Merkezi’nin isteği üzerine her pazartesi öğleden sonra onların bünyesinde de kısa yazı atölyesi başlattık. Hep beraber yazıyor, okuyor, içimize bakıyoruz. İki haftada bir Sevgi Ana Çiftliği’nde bilgi paylaşım sohbetlerine katılıyor, hem bir çok yeni şey öğreniyor hem de sosyalleşiyoruz. Haftanın üç günü pazar kurulan olan Urla’da bile daha temiz, ilaçsız gıdaya ulaşabilmek için çaba sarf edenleri destekliyoruz. Kendi bahçemizin bizi doyurması henüz uzak ihtimal belki de şimdilik hayal. Bütün bir kış 3 baş karnabahar 3 baş brokoli ve lahanayla geçseydi. Öğrenecek çok şey var efendim, çok. Şimdi zaman yazlık tohumları fideleme zamanı. Minicik bir sera kurduk terasımıza, tohumların çimlenmesini bekliyoruz dört gözle. Tohumların hepsi atalık, tertemiz tohumlar. Ancak çevremizde o kadar çok kesme çiçek serası ve ilaçlama var ki bizim toprağımızın temiz olması ne kadar mümkün acaba…
Bu yıl Urla’ya kar yağdı. Biz mi taşıdık ne?
Sosyalleşmek demiştim az evvel; çok şükür sinema salonumuz dışında aradığımız her şey yanı başımızda. Sinema da ya evde ya da yarım saatlik mesafede. İstanbul’ da olsak sinemaya kaç dakikada ulaşırdık ki? Üstelik dostlarımız ve çocuklarımız bizi hiç yalnız bırakmadılar. Her ay bir kaç arkadaşımızı veya aile dostumuzu konuk etme şansımız oldu, konuk odalarımız boş kalmadı. Kışa girince biraz durgunluk olduysa da baharla beraber odalarımız yeni konuklarını ağırlamaya hazırlanıyorlar. Bir de peşimiz sıra buralı olan dostlarımız, arkadaşlarımız var ki işte o da ayrı bir keyif katıyor insana. Bu arada haftanın belirli günlerinde anne ve babamızı huzur evindeki ortamlarında ziyaret ediyor onlarla zaman geçirmeye çalışıyoruz.
Zaman geçerken minik Melis de büyüdü; sulamaya yardım etmeye çalışırken şimdi artık bizimle tohum ekiyor. O şanslı çocuklardan çünkü eli toprağa değiyor.
imdi tanrıdan bize sağlık ve güç vermesini diliyoruz ki bize sunulan ömrün kalanını böyle devam ettirebilelim.
Hoş kalın, afiyetle kalın! Bütün hayalleriniz gerçek olsun.
Bunca iş içinde yeni yemek tarifleri denemeye fırsat bulunca onları da sizinle paylaşmaya devam edeceğim sevgili mutfakpenceremden bakanlar.
Yıl içinde yazdıklarımdan :ttp://mutfakpenceremden.com/2016/03/22/yeni-yasam-yeni-…n-sudan-bir-yazi/
Armudi şekliyle avokadoyu anımsatsa da dikenleri yüzünden hemen elinizden bırakabileceğiniz bir meyve sebze olan dikenli kabakla Urla Kadınlar Pazarı’nda tanıştım bu sonbahar. Girit Kabağı, asma kabağı, tatlı kabağı, su kabağı, sakız kabağı, bal kabağı derken Rodos kabağı bu dedi güler yüzlü köylü kadın. Bir yaşıma daha girdim deyip kaptım iki tane. Alabaş turbuna benziyor kabuğunu soy çiğ çiğ salataya doğra dedi. Sonra da bir iki tarif veriverdi ayaküstü. Biz elma, alabaş veya salatalık gibi tuz ve limonla dilimleyip yedik önce, sonra bir de yemeğini denedim ki pek lezzetli oldu. Pazarlarda sizin de karşınıza çıkarsa ötelemeyin alın deneyin derim. Hem dikenlerine bakmayın ayıklaması çok kolay. Üstelik yetiştirmesi de öyle diyorlar. Deneyeceğim bahçede. Unutmadan, arzu edenler bira mayasına bulayıp kızartabilir, nefis oluyor.
lk olarak Astekler tarafından yetiştirilmiş; oradan Meksika’ya ve tüm dünyaya yayılmış. Su tropikal kabakgiller ailesinden bir bitki. Asma sınıfına giren, 12m. ‘ye kadar tırmanabilen,dona duyarlı,erkek ve dişi çiçekleri aynı anda üzerinde taşıyan ve arı döllemesine ihtiyaç duyan bu bitki çok yıllık. Tohumdan yetiştiriliyor. Tohum meyvenin kendisi. Olgunlaşmış meyve bitki üzerinde bırakılarak kendiliğinden filzlenmesi sağlanabildiği gibi, olgun meyve koparıldıktan sonra da kendiliğinden filizlenebiliyor. Filizler 30 cm.’ye ulaştığında meyve yatay olarak filz kısmı toprağın dışında kalacak şekilde 45 derecelik açıyla dikiliyor. Bir bitki 450-500 civarı meyve veriyor. Meyve ağırlığı ortalama olarak 600 grama kadar çıkabiliyor. Bunun için bitkinin sağlam bir çardak sistemine dikilmesi gerekiyor.
Meyve tadı tatlımsı, yüksek oranda su barındıran bunun yanı sıra yüksek miktarda aminoasit,lif,potasyum,kalsyum,demir ve C vitamini içeriği ile zengin bitki özellikle diyet yapan hastalar için alternatif.( alıntı)
Ben iki adet kabak / yaklaşık 600 gr bir patates ve 200 gr kıyma kullanarak kabak musakkası yaptım. Bir irice soğan bir miktar yazdan kavanozladığım domates püresi, bir diş sarımsak ve baharatlar kullandım. Karabiber, kuru nane, az kimyon ve limon yemeğime çok yakıştı. Kabak ve patatesleri önceden zeytinyağında azıcık pembeleştirdim sonra pişmiş yemeklik kıymayla birleştirip on beş dakika kadar kapağı kapalı pişirdim. Biz beğendik, denemeye değer.
Afiyet Olsun
Bunlar da benim mutfağımda filiz vermeye başlayan kabaklar. Bakalım sonra neler olacak?






























