Skip to content

Nice bayramlara…

16 Temmuz 2015

1-truffle1

Nice Yıllara, Yeşim Cimcoz Yazı Evi

07 Temmuz 2015

1-10660333_697067877048979_348126680852101779_n

 

 

 

Hayatıma değenler ve takip ettiklerim yazılarıma bir yenisi: Yeşim Cimcoz Yazı Evi

Takvimler Temmuz’un yedisini gösterdiğinde, yani yarın siz bu satırları okurken, sevgili Yeşim Cimcoz’un çalışmalarını bir çatı altında toplamasından ve o evin kapılarını sonuna kadar bizlere açmasının üzerinden tam üç yıl geçmiş olacak. Dolu dolu üç yıl. Hiç kapanmayan o kapıların ardında o üç yılda neler yaşandı, neler… Nice yıllara…

Sevgili Yeşim’e Yazı Evi’nin doğum gününde söylemek istediği bir şeyler olup olmadığını sordum. Gelen cevabı aynen noktasına virgülüne dokunmadan yazarak başlamak istiyorum;

Şimdi ben sana ne desem… Yazı Evi benim üzerimden bir çok insana dokundu. Yazamam diyenler yazar oldu… Bazen unuttum sadece yazmak için burada olduğumuzu, karıştırdım… Sonra Yazı Evi yine bana hatırlattı amacımızı. Ben mi onu kurdum o mu beni seçti bilmiyorum. Tek bildiğim,  kimin geleceğini, kimin gideceğini, kimin ihtiyacı olduğunu o belirliyor. Hayatıma insanların “geçerken uğramak istedik” dedikleri bir ev soktu Yazı Evi. Sadece yazmadık, yazmıyoruz… Kendimizi dinliyoruz, duyuyoruz, dönüşüyoruz. Yazı Evi bizi bir aile yaptı diye düşünüyorum.

Yazılarımı takip edenler sevgili Yeşim’in adını sıkça duymuşlardır. Hatta merak edip soranlarınız ve de yazı evimize gelip çalışmalara katılanlarınız da olmuştur. Ancak Yeşim Cimcoz kimdir, Yazı Evi’nin kurulma amacı nedir, ne gibi çalışmalar yapılmıştır ve şu an neler yapılmaktadır sorularının cevaplarını bilmeyenleriniz muhakkak vardır. Bugün önce biraz bunlardan söz etmek, sonra da Yazı Evi’nin hayatımda nasıl bir yer aldığını anlatmak istiyorum; dilim döndüğünce kalemim yazdığınca… Sevgili Yeşim’in yazıyla olan öz geçmişine de sayfanın sonunda yer verdim.

Yeşim Cimcoz daha Amerika’da okurken bir gün Türkiye’de de içinde yazma odaları   “writing rooms ” olan bir yazı evi kurmayı hayal etmiş. Amacı yazmak isteyenlerin kendilerine özel mekânlarının olabilmesiymiş; tıpkı okumak için kütüphaneye gider gibi yazmak için gidilecek bir mekân olmalıymış burası. Hep bunu hayal etmiş. Önceleri henüz bir mekân açma imkânı yokken, yazma mekânı olarak İstanbul’u seçti sevgili Yeşim. İlk olarak yaklaşık yirmi, yirmi beş kişiden oluşan “İstanbul’u Yazıyorum” gurubunu oluşturdu. Ayda bir kez İstanbul’un bir semtinde buluşup, semti gezip sonrasında da o semte dair bir şeyler yazmak, sonra bunları okumak isteyenlerin katıldığı bu gurupla yapılan çalışmalar iki yılın sonunda yazı evinin temelini  de atmış oldu. Çünkü Yeşim  bu arada insanların daha çok birlikte yazmak, birlikte öğrenmek, sosyalleşmek, sıcak bir ortamda kendine yer bulmak  arzusunda olduğunu gördü. O zaman bir yandan onlara böyle bir mekân sağlamak bir yandan da kendi derslerini vermek için yazı evini açtı. Daha bir yılını doldurmadan Kadıköy, Canan Sokak’taki bu üç odalı minik ev dar gelmeye başladı ve yazı evi Süleymanpaşa Sokak’taki şimdiki yerine taşındı.

1-Downloads3

 

Artık bu mekân da “ ben size küçüğüm” sinyalleri vermeye başladı ama biz Yazı Evi müdavimleri küçük ve samimi ortamımızı çok seviyoruz. O kadar ki, yan odadan gelen kahkahalar veya yüksek sesli okumalar bizi hiç rahatsız etmiyor. Kapısından içeri girdiğimiz andan itibaren özgürlüğe adım atmış oluyoruz. Bu kapıdan giren herkesin bir başka amacı olsa da sonuçta hepimiz bu evin büyülü enerjisinin etkisinde kalıyoruz.

Bakınız, Yeşim Cimcoz yazı evini, internet sitesinde nasıl anlatmış:

Yazarların büyümek için bir alana ihtiyaçları vardır. Çok yazmak için zamana, kötü yazabilme hakkına, pratik yapma fırsatına ihtiyaçları vardır. Yazarlar doğru alanı bulduklarında, içine bolca arzu, biraz yaşanmışlık, azıcık da çaba katarlar ve gerisini bizden daha üstün güçlerin şekillendirdiğini bilirler.

Yazı Evi, yazmak isteyen herkese bir alan, pratik yapma imkânı, büyümek, gelişmek ve öğrenmek için…

Yazı Evi,  düştüğünde yumuşak bir zemin, kahve, demli çay yanında sohbet ve bol bol paylaşım için…

Yazı Evi, yazıya inancımızı sürdürmek için… kendimize inancımızı kazanmak için…

Yazı Evi, yazma cesaretine ihtiyacı olanlar, yazarken kaybolup yol arayanlar, sadece keyif aldığı için yazanlar, yazarken tıkananlar için…

Yazı Evi, sadece beraber olup, konumuzun yazı olmasını isteyenler için…

Gelelim, benim yolumun Yazı Evi’yle kesiştiği yere…

2011 Yılının soğuk ve karlı bir Aralık günüydü. Nişantaşı’nı gezip yazmak üzere toplanan yirmi kişilik guruba ürkek adımlarla katılmış, hatta doğduğum semt olmasına rağmen Nişantaşı üzerine yazdıklarımı okumaya cesaret edememiştim. Bir daha katılıp katılmamak konusundaysa şüphelerim vardı. Ne de olsa onlar bu işe başlayalı epey olmuştu ve ben aralarında yabancıydım. Ancak sevgili Yeşim ve diğer arkadaşların sıcak ilgisi kısa sürede beni guruba bağlayıverdi. Öyle ki, o gün bugün beraberiz. İstanbul’u gezip yazarak başlayan birlikteliğimiz şimdi yazı evinde devam ediyor. Üç yıldır Kadıköy/ Bahariye’de  ikinci bir evim olduğunu bilerek uyanıyorum güne.

Üç yıl önce Yeşim’le “6 dakika yazalım” başlıklı dersle başladı yazma serüvenim. Yıllar sonra “6” dakikalık yazılar sayesinde özgürce, edebi kaygılar taşımadan, saçmalama hakkımı koruyarak, kimseden iyi yazma derdini taşımadan, yeniden kalem ve kağıtla buluşmuştum. Bir yandan yazı evine giderek diğer yandan internet üzerinden yazmaya devam ettim. Sevgili Füsun Çetinel’le “Hayatım Roman”, Judith Liberman’la masal atölyesi ve yine Yeşim Cimcoz’la Anı Çemberi ve Kahramanın Yolculuğu atölyelerine katıldım. (Bu çalışmalar esnasında cesaretlendim ve anneannemden aldığım mutfak kültürü üzerine  uzun zamandır yazmaya niyetlendiğim kitabımı yazmaya başladım. Ancak bu bahar nihayet yazma sürecini bitirdim. Şimdi sıra onu yayınevleriyle tanıştırmaya geldi.)  Bu arada bir gün nasıl olduysa kendimi yazı Evi’nin eğitmenlerinden sevgili Özlem Kiper’in masasında buldum. Öykücülüğün temel bilgilerini ve kurallarını uygulama atölyeleri eşliğinde ondan öğrendim. Çok yararlı, bir o kadar da eğlenceli bir sezonun sonunda Özlem Hoca bizi bu kez öykü yazarı Nalan Barbarosoğlu’nun ellerine teslim ettiğinde inanın ayaklarım geri geri gidiyordu. Ama daha ilk dersin sonunda ne doğru bir yerde olduğumu anlamıştım. Olsa olsa bir ay katılırım diye başladığım çalışmalar tam yedi ay sürdü ve sanırım yakında tekrar başlayacak. Kurallarla kuralsızlıkların iç içe geçtiği öyküler dünyasını Nalan Hoca’nın derslerinde daha iyi tanıdım. Yerli ve yabancı yazarların eserlerinden oluşan çok değerli bir öykü antolojim ve birlikte ders gördüğüm çok sevgili arkadaşlarım oldu. Son bir yıldır haftanın üç gününü Yazı Evi’ne gidip gelerek geçirdim. Daha fazlasına zamanın yetmedi, oysa sevgili Silvia’nin “Mandala” atölyesine de, sevgili Arzu’nun “Zihin haritaları” çalışmalarına da katılmayı çok isterdim. Yağmur yağdı, güneş açtı, kar yağdı ama her zaman yazı evinde sıcak demlenmiş çay ve mis kokulu kahvemiz ve güler yüzlü karşılayanlarımız ve tabi bir de kedimiz İlhami vardı.

Tam bu noktada size Yeşim Cimcoz Yazı Evi’nde yaptığımız 6 dakika çalışmalarımdan bir örnek vermeden edemeyeceğim. Bize altı dakika için de olsa saçmalama ve içini dökme şansı tanıyan bu alıştırmaların yazılarımıza çok önemli katkılarda bulunduğunu itiraf etmeliyim.

Kelimemiz “NEFES”

Al, ver, al, ver! Yukarıda al, aşağıda ver! Burnundan al, ağzından ver! Karnını şişir, şimdi karnını boşalt! Verirken sesini duy “huh, huh”! Şimdi yine al ve bu defa yavaş yavaş ama sesli geri ver. İşte böylece hisset yaşadığını. Damarlarında dolaşan kanı, yaşaman için gerekli enerjinin çoğu kez farkına bile varmadığın, almak ve vermekle bağını keşfet.

Şimdi yine al! Verme! Bir daha al, bir daha,  bir daha al!

Şimdi Ver! Yine ver! Yine ver! Bir daha, bir daha!

Vermek kadar kolay olabilseydi almak bazılarının başardığı gibi. Vermek, almadığın sürece  iyi bir şey değildir demiştir bugüne kadar hayatıma giren bilge kişiler. Çok sevdiğim bir büyüğüm, terapisine girdiğim bir danışman, reiki masterim ve en sonunda da sevgili Yeşim Hocam.

“Almayı bilirsen, vermenin de dozunu kaçırmazsın. Hayatın keyfi sadece vererek çıkmaz”derken biri, diğer biri de “Kullanırlar seni, sonsuz bir pınarmışsın gibi, bir bakarsın kurumuş kalmışsın.” demişti.

Kulağıma küpe oldu da bu sözler, bir türlü uzun süre kutularından çıkamadılar. Zaman aldı bu uyarıları içime sindirmem. Alışkanlıklarımdan kurtulabilmem. Kurtulunca da sık sık hatırlatır oldum kendime alabilmenin keyfini. Böylece “ vermek” sözcüğü lûgatımdaki olumlu kelimeler arasından sıyrılıp olumsuzların arasına geçiverdi. Boşalan yerine de “almak” geldi.

Al,ver,al.ver! Alırken kamburunu çıkart, verirken sırtını kamburlaştır. Al, ver al, ver! Alırken karın kaslarını sıkıştır, gevşetirken ver. Karın kaslarında soluğunu hisset! Sık kendini sık! Şimdi boşalt. Dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, son dört, son üç, son iki, son iki, son iki…Ve dakikalar bitti.

Yaz programları ve daha birçok bilgiye http://yazievi.yesimcimcoz.com/dan ayrıca yazı evinin videolarına da You Tube’dan ulaşabilirsiniz.

Adres: Osmanağa Mh., Süleyman Paşa Sokak No:10, 34714 İstanbul

Yeşim Cimcoz hakkında:

1-10636326_10152172074891910_1128004365226979692_n

Halen, 2012’de hayat geçirdiği Yazı Evi’nde Yazıya GirişKahraman’ın YolculuğuYazıyla Terapi ve Romana Giriş atölyelerini vermekte.olan Yeşim Cimcoz, George Mason Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık ve Edebiyat mezunu olan Yeşim Cimcoz, Bilkent Üniversitesi’nden Dil Eğitimi üzerine Master yapmış, Bilgi Üniversitesi hazırlık okulunu kurdu ve kurum müdürü olarak çalıştı. Yeditepe Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık ve Tercüme dersleri verdi.  2002 den bu yana da şifa ve yazarlık üzerine eğitimler vermekte.

Bu arada Amerika’daki Coffeehouse ve Stonebridge firmaları için sanal ortamda İngilizce olarak Yazarlık ve Yazıyla Terapi kursları da veren Yeşim Cimcoz, 2008 yılında Scotwork adında bir İskoç firması için Türkiye’de Müzakere Becerileri Eğitimleri, 2011 yılında  da Door Eğitimleri temsilcisi Pangea Partners firması için Türkiye’de şirketlere sunum becerileri, yaratıcılık ve inovasyon, zaman yönetimi ve hedef belirleme gibi eğitimler vermeye başladı. 2004’de çıkan ilk kitabı Yazarak Hafifleyin’i, 2011 yılında ikinci kitabı, Şifayı Beklerken takip etti. Reiki Master diploması da olan YeşimCimcoz, 2012 yılında AMT sertifikalı EFT Master Uygulayıcısı oldu.

Londra’da Yazıyla Terapi konusunda uzman olan ve bu konuda sayısız kitap ve makale yazmış olan Gillie Bolton ile 2014 başında Yazıyla Terapi konusunda eğitim almaya başladı ve şu anda merkezi Amerika’da olan ve Amerika Psikologlar Derneği tarafından verilecek sertifika için Logoterapi eğitimleri alıyor.

 

Tam Zamanıdır: Erik Pestili

03 Temmuz 2015

1-885619_10152861617411384_2388564597299332180_o

Bu yıl İstanbul’a yaz gelmek bilmedi bir türlü. Ne reçellere yetti güneş, ne pestile… Temmuz ayını gördük ama gerçekten güneşten çok bulut gördük bu güne kadar. Bugün sevgili arkadaşım Lâle’nin Burhaniye güneşinde tam üç günde hazırladığı pestilleri görünce hemen tarifini paylaşmasını rica ettim, tabii fotoğraflarını da…Sağ olsun hemen gönderdi. Ben de size paylaşıyorum. Bakalım nasıl yapmış:

Malzeme:

Sadece arzu ettiğiniz kadar kırmızı erik. Bildiğimiz bahçe eriği.

Yapılışı:

Arkadaşım erikleri çok kısa bir süre haşladıktan sonra çekirdeklerini kolayca çıkartmış ve bundan sonra erikleri kabuklarıyla birlikte düdüklüde haşlamış. Sonra el blenderiyle iyice püre haline getirmiş ve pyrex  tepsilere 1 cm kalınlığında dökmüş. Üç gün boyunca üzerlerini tülbentle örterek güneşte kurutmuş.  Sonrasında da incecik şeritler halinde keserek fotoğrafta da görüldüğü gibi naylonlara sararak paketlemiş. Şimdi pestilleri buzdolabında saklayacak. Ellerine sağlık Lâleciğim. Bu arada kendisinin bir notu var; plastik kaplarda donma süresi daha uzun oluyormuş, metal veya cam kaplar daha uygunmuş.

1-IMG-20150702-WA0000

Erkek soğanla dible yaptım

13 Haziran 2015

1-DSC_5444

 

Herkese günaydın,

Soğanın da erkeği dişi oluyor.Duymuşsunuzdur. Duymak başka da görmek daha başka bir şeymiş. Ya da benim gibi görüp de anlamamak da oluyormuş. Neyse bu yaşımda hem gördüm hem öğrendim hem de yemeğini yaptım. Bahçesinde ekip biçenler bilirler; pırasa ,soğan sarımsak gibi bitkilerde tohum aşamasında tam ortasından çıkan ve tohumları taşıyan dala o bitkinin erkeği denir. Erkek soğana halk arasında soğan zibeği  de denir.

Lâfı uzatmayacağım. Köy hayatı süren kızımı artık hepiniz biliyorsunuz sanırım. İlk onların bahçesinde görmüştüm. Sonra Nazilli İpek Hanım Çiftliği’nin listesinde de görünce hemen ısmarladım. Yaygın olarak yumurtalı kavurması yapılırmış ama ben kızımın tavsiyesine uydum ve diblesini yaptım. Esasen kuru soğanla kavrulan sebzeye eklenen az miktarda pirinç veya bulgurdan oluşan Karadenizliler’e has bir yemektir dible. Karadenizliler üzerine tereyağı dökerek sıcak yese de Egeliler bu yemeği zeytinyağıyla pişirip ılık yemeyi tercih etmişler. Bence iyi de etmişler. Üstelik domateslisini de yapmışlar.

Ne Kullandım?

Bir demet erkek soğan ( yaklaşık bir demet taze soğan kadar )

1/2 çay bardağı pirinç veya bulgur

2 yemek kaşığı zeytinyağı

Tuz, karabiber, pul biber

 

Nasıl Yaptım?

Soğanların başındaki sert kısmı kestikten sonra bir parmak eninde doğradım. Zeytinyağında yavaş yavaş çevirip yumuşamasını bekledim.Sonra üzerine bir bardak sıcak su ve  yarım çay bardağı yıkanmış pirinç ekledim. Tuzunu da ilave edip, tenceremin kapağını kapattım. Altını kıstım, soğanlar iyice yumuşayana kadar pişirdim. Karabiberini ektikten sonra ılık  ılık tadına doyum olmadı. İsterseniz az limonla da tatlandırabilirsiniz. Bu miktar  sadece 2 kişi içindir.

1-DSC_5446

Hem yağsız hem unsuz,hem şekersiz üstelik gulutensiz muffin

12 Haziran 2015

 

1-DSC_5435

Geç kaldığımı biliyorum ama nedenleriyle başınızı ağrıtmayacağım. Doğrudan konuya girmek istiyorum; şu son yıllarda sık sık karşımıza çıkan guluten hassasiyeti olayı benim eşim için de söz konusu şimdi. Nasıl teşhis oldu, ne belirti verdi bunlara da girmeyeceğim çünkü bu sayfada yeri yok, ancak benim de mutfağımda tepeden aşağıya değişikliklere sebep olduğu önemli bir gerçek. Bu yüzdendir daha fazla bu hassasiyeti olanlara göre tarifler denemeye çalışıyorum. Bu günkü kek/ muffin tarifiyse yazı evi (http://www.yesimcimcoz.com/)arkadaşlarımdan Sibel’e ait. Kendisi kek kalıbında yaparak getirdiği bu keki ufak muffin kalıplarında denememizi önermişti. Ben de öyle yaptım. Yemesi daha kolay oldu gerçekten. Guluten sorununuz olsun olmasın, diyet mi yapıyorsunuz, unsuz, şekersiz sağlıklı tarifler mi arıyorsunuz, işte bu tarif tam size uygun…

Gelin bakalım nasıl yapmış, ben nelerle oynadım, nasıl yaptım?

1-DSC_5431

Neler gerekiyor:

10 muffin için

3 yumurta

Kâse ölçüsü fotoğrafta gördükleriniz gibidir.

1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış  kuru kayısı( gün kurusu)

1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış kuru incir veya kuru mürdüm eriği

1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış hurma veya elma kurusu

1 kâse suda bekletilmiş yaban mersini veya çekirdeksiz kuru üzüm

2 kâse tepeleme dolu çekilmiş fındık ve ceviz içi / tercihen kavrulmamış fındık kullanmak glutensiz beslenenler için daha uygundur. İki kâse kuru yemişi, fındık, badem, ceviz  olarak da birleştirebilirsiniz.

Arzuya göre, bir çay kaşığı dolusu tarçın, 2 tatlı kaşığı keçiboynuzu tozu ve/veya glutensiz kakao eklenebilir.

Ben incir yerine elma kurusunu tercih ettim. *Keçi boynuzunu da kakao yerine kullandım.

Nasıl Yaptım?

Önce kuru meyvelerimi ılık suda bekleterek işe başladım. İyice yumuşadıklarına emin olunca süzdürüp ufak ufak doğradım.

Kuru yemişleri robottan çektim.Un haline getirmedim ama siz isterseniz un haline de getirebilirsiniz.

Sonra muffin kalıplarımı  tepsiye hazır ettim.

Üç yumurtayı kek yapar gibi çırptım, diğer malzemeyi içine kattım, iyice karıştırdım ve muffin kalıplarıma kaşıkla doldurdum.

180 derece fırında yaklaşık 30 dakika pişirdim. Beş dakika fırında beklettikten sonra dışarıya aldım. Soğuduktan sonra kahveyle birlikte tadına baktım. Evet, olmuştu. Arkadaşımın getirdiği kekin tadını yakalamıştım. Şimdi sizinle de paylaşabilirim, dedim ve geçtim klavyemin başına…

Denemek isteyenler, haydi mutfağa!

Sevgiyle , afiyetle kalın.

Keçi boynuzu hakkında:

*http://www.dioskorides.net/content/20-keciboynuzu-tozu-nasil-kullanilir-faydalari-nelerdir

Çandır, canmış meğer…

12 Mayıs 2015

Merhaba herkese,

Beni takip edenler bilir, kızlarımın küçüğü bundan üç yıl önce işi gücü bırakıp farklı bir yaşama doğru yuvadan uçmuştu. O gün bugündür o köy senin bu kasaba benim; çalışa, danışa, kentten köye göç serüvenini sürdürmekte. Nerelere gitti, bugüne kadar neler yaptı, bu serüven aslında tam olarak kaç yılında başlamıştı? Bütün bunların cevapları detaylarıyla onun kendi sayfalarında okunmayı bekliyor. “https://heryerbenimevimdir.wordpress.com” Burcu bir yıldır arkadaşlarıyla birlikte biraz olsun göçebelikten yerleşikliğe doğru yeni bir adım  attı. Şu sıra toprakla haşır neşir olmayı, kendi ürettiği keçe işleriyle şimdilik ufak da olsa ihtiyaçlarını karşılayacak gelir elde etmeyi, dikiş dikmeyi  öğrenirken  bir yandan da onun gibi düşünen, onun gibi kendi ürettikleriyle geçinmeye çalışan, onun gibi yaşamayı hedefleyenlerle bir araya gelmeye, topluluk olmaya çalışıyor. Bakın şimdi yine Burcu’nun kendi kelimelerine kendi anlatısına ihtiyaç duydum. Onun ve onun gibi düşüneneler için topluluğun ne anlama geldiğini en doğru şekilde yine Burcu’nun kendisi anlatabilir. Bu yüzden ben sınırlarımı bileceğim ve size kızımın bir yıldır yaşadığı Köyceğiz’e bağlı Çandır köyüne yaptığımız yolculuğu anlatmakla yetineceğim.

“Çandır candır ”  sözünü ilk Burcu ve arkadaşlarından duymuş, o günden beri de Çandır’ı iyice merak eder olmuştuk. Burcu, Emre ve Begüm’ün bizi köye davetiyle merakımız heyecana dönüştü. Burcu’nun özlemini duyduğu anne mutfağını çantalara yükleyip 30 Nisan sabahı henüz güneş doğmadan Dalaman’a uçtuk. Emre, Dalyan’da  bir başka kentten köye göçmüş aileden arabalarını ödünç almış, Burcu’yla birlikte bizi karşılamaya gelmişti. Bavulları arabaya yükleyip Çandır’a gidebilmek için önce Ortaca’ya sonra da Dalyan’a ulaştık. Yolculuğumuz otuz beş, kırk dakikadan fazla sürmedi. Dalyan’a vardığımızda karşı kıyıya geçebilmemiz için fotoğrafta gördüğünüz şu küçücük kayığa üstelik bavullarla bineceğimizi kürekleri de bir kadının çekeceğini öğrenince ne kadar şaşırdığımızı anlatamam.

1-Çandır candır

Ha bir de başka yolcu bile aldık kayığa. Tadına doyamadan geçiverdik karşıya. http://www.dalyaninfo.com/dalyan-harita.html Karşısı Çandır. Burcular’ın evi köyün yukarısında. Araba yoluyla 4 km kadar. Onlar yürüyüş için kestirme yolları ezber etmişler çoktan. Motosiklet kullanıyorlarmış ulaşım için ama bizim orada olduğumuz süre için takas edivermişler onu bir arabayla.(Takas ve armağan ekonomisinde olağan ve pek keyifli böyle şeyler) Ağır ağır etrafı görerek Kaunos Harabeleri’ne kadar geldik. Kaunos Harabeleri bu köye turizmi getirmiş. Az sonra Burcu’nun arkadaşlarıyla beraber yaşadığı evin önündeydik. Bahçe kapısından içeri girince günlerdir internette fotoğraflarını paylaştıkları sebze bahçeleriyle karşılaştık. Bu konu bayağı uzun onun için sonraya bırakmak istiyorum. Eşyalarımızı içeriye taşıdık. Bize hazırladıkları şirin mi şirin odaya yerleştiğimizde  Burcu ve Emre ateşi yakmış çayı demlemişlerdi bile. Geldiğimizi duyan komşuları hemen tereyağı, çökelek ve yumurta getirdi.Kahvaltı soframızda yok yoktu. Bahçeden toplanan ısırganla yapılan omletten tutun da tahin pekmeze, cevizden rokaya kadar nefis bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Çeşit çeşit ev ekmeği de cabası.

1-Çandır candır1

“Çandır candır ” deyenlere hak vermiştik çoktan. Şehirde bıraktıklarımızı, derdi, tasayı, hastalıkları, parayı pulu o güzelim kahvaltı sofrasında unutuvermiştik. Kahvaltı güzel,hava güzel, bülbüller, güvercinler ve horozların korosu susmak bilmiyor. İnsan daha ne ister diyeceksiniz. Her şey doğal güzel ama bu doğal güzeli bulmak ve devam ettirmek o kadar da kolay değil. Daha ilk günden zorluklarını yavaş yavaş görmeye başladık. Hoş bizimkiler bunları şehirde yaşadığımız zorlukların yanında yok sayıyor ama bilmeyene yine de zor. Öğrenmek gerek en azından. İş bahçeyi ekip biçip sulamak, ocak yakmakla bitse yine iyi. Köylüyle yaşamayı, onun dilinden konuşmayı(içerik olarak) da öğrenmek gerekiyor. İlişkiler çoook ama çok önemli köylük yerde. İnsanlık çok önemli. Şehirde çoktan kaybettiğiniz insanlığınızı burada bir günde yakalayabiliyorsunuz.

İlk gün çok erken geldiğimiz için zaman sanki akmıyormuş gibi geldi bize. Meğer yanılmışız, zaman orada gerçekten bir başka türlü işliyor.Kimse  “şimdi şunu yap, sonra bunu yap, geç kalma, aman, eyvah, yapılmalı, edilmeli, mecbursun” gibi sözler kullanmıyor. Onlar sorumluluklarını biliyorlar ve zamanla kısıtlamadan yerine getiriyorlar. Eğer  bahçe daha önemliyse;  ki evet öyle o zaman sabah sporu ertelenebiliyor, ya da o gün pazara gitmek gerekiyorsa evdeki diğer işler bekleyebilir; bu mayalanacak ekmek dahi olsa. Her iş bir diğerini bekleyebilir. Aceleye gerek yok. Felsefe; her şeye zaman var. Bu evde de bir takvim var ama günleri göstermiyor bu takvim, bu takvim doğanın takvimi. Ne zaman neler olur, hangi ayda ne ekilir ne biçilir? Dediğim gibi, doğada yaşıyorsanız bunları bilmeniz gerekiyor.

Tabii orada bulunduğumuz süre içinde sadece bir kez yemek pişirdik, çünkü İstanbul’dan hazırlayıp götürdüğüm mücver,börek,pırasa köftesi ve zeytinyağlı sarma ve tabii kurabiyeler birbirimize daha fazla zaman ayırabilmemize yardımcı oldular. Sarma deyince muhakkak paylaşmam gereken bir fotoğraf var; Burcu’nun dolmaları mideye götürüşü. Üç gün boyunca dolma kutusunu altından girdi üstünden çıktı. Bun arağmen döndüğümüzde hâlâ bitmemişti dolmalar. Biraz abartmış mıyım yaparken, ne?

1-20150430_195853                                                  Emre’nin şaşkın bakışları eşliğinde dolma yiyen Burcu…

Burcu’nun keçe işlerini çok merak ediyordum. Köyün marangozuna yaptırdığı keçe çalışma masasının başına geçtik; Burcu gösterdi ve birlikte çalışmaya başladık. Renklerle oynamak, sonra her şeyi oluruna bırakıp sürprizlerle karşılaşmak, ortaya çıkan her şeyden memnun olmak. Bunlar harika duygular. Keçe işinin detayı da Burcu’nun yazılarında var. Üstelik yaptıklarını satışa sunduğu bir de adresi var. https://www.facebook.com/pages/BoloBolo-Burcunun-%C4%B0%C5%9Fleri/394914757326211?fref=ts

Burcu gerek batik, gerek keçe işleriyle uğraşırken büyük keyif alıyor, tek sıkıntısı bu işleri yaparken sohbet edecek ya da ona yardımcı olacak birilerini her zaman bulamamak. Malum herkesin kendine göre bir işi var. O gün birlikte sabunların üzerine keçe kapladık ve sonra bunları güneşte kurumaya bıraktık.

1-Çandır candır6

Kahvaltı, uzun uzun sohbet, öğle yemeği, keçe çalışmaları, çamaşır, bulaşık, çay saati ve hâlâ akşam olmadı. Neden biliyor musunuz? Çünkü ikide bir de telefon çalmıyor; zaten kimsede akıllı telefon yok. Vınnla internete girildiği için sürekli ekran başında durulmuyor. TV yok. Misafir gelecek, aman ortalık toplansın diye bir sıkıntı zaten yok. Sonra  iş bölümü yaparken cinsiyet gözetilmiyor, herkes her işi yapabiliyor. Derken güneş aşağı kayıyor ve bahçenin sulanma zamanı geliyor. Bu arada komşunun ineği hastalanıyor, yardıma koşuluyor ve daha benzeri bir çok beklenmeyen şey olabiliyor. Ne de olsa orası bir köy.

Şimdi size biraz bahçede yapılan işlerden söz etmek istiyorum. Daha önceden minik seralarda yeşertilen tohumlar akşam üzeri büyüyecekleri toprağa ekiliyorlar. Ama bu öyle kolay bir iş değil. Her bitkinin hangi bitkinin yanına kaç cm arayla ekileceği dersine  önceden çalışılmış, notlar alınmış. Sonra bütün domatesler yan yana bütün biberler yan yana ekilecek diye bir şey yok. Her bitkinin istediği ışık miktarına göre yerleri belirleniyor ama olası böceklenmeye karşı da aralarına başka bitkiler konuyor. Neler yoktu ki o ufacık bahçede: Kuru soğan, taze soğan, lahana, bakla, bezelye, marul, tere, roka, nane maydanoz,dereotu,çilek ve henüz çiçeklenmemiş domates, patlıcan fasulye, mısır, barbunya, kuru fasulye, biber. Unuttuğum varsa kusura bakmasın vallahi.

1-Çandır candır31-Çandır candır7

1-20150501_072605

Bahçedekiler bunlarla sınırlı değil tabi. Doğanın kendiliğinden sunduğu papatya, gelincik ve ebegümeci hem göze hem mideye hitap ediyor. Kahvaltı soframızda yer alan şu renklere ne dersiniz.1-20150502_091541

Ertesi gün Ortaca’ya pazara gidilecekti. Hem ihtiyaçları olan ve henüz bahçeden alamadıkları sebze ve meyve alınacaktı hem de Burcu’nun işleri için gereken bazı malzemeler. Bir de çok nadir kullandıkları tüp gaz. Tahmin edeceğiniz gibi bütün bunlar o kayıklardan biriyle taşındı karşıdan karşıya. Evden kıyıya bir arabayla gidildi. Kayıkla karşıya  geçildi. Boş tüp kıyıda bırakıldı. Başka bir arabayla pazara gidildi. Ve tekrar kıyıya dönüldüğünde boş tüp dolusuyla değişmiş bizi bekliyordu. Sonra yine kayık yine araba ve eve varış. O gün bir de misafirimiz oldu. Henüz kırk beş günlük bebekleriyle bir “kentten köye göçer” aileyi soframıza konuk ettik. Bebeği çok güzel bir hayat beklediğine hiç şüpheniz olmasın. Konuklarımızı uğurladıktan sonra dikiş makinesi meydana çıktı. Burcu makinede fermuar dikmeyi öğrendi. Batik yaptığı kumaşlardan minik çantalar dikiyor. Hem de astarlı ve fermuarlı. Burcu bu işlerle uğraşırken Emre de bir sonraki hafta sonu İzmir’de vereceği “şenlikli ekonomi” semineri için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Ve tabi bahçe işleri. Akşam yemeği, ocakta pişen çay ve yanında çitlenen ay çekirdeği. Muhteşem mehtap, baykuş sesleri ve uyku.

Üçüncü gün çocuklar bize çevreyi gezdirdiler. Evden bile görüne Alagöl’e onlar yürüyerek  gidebiliyorlarmış ama bizi arabayla götürdüler.Kıyıda oturup caretta carettaların su yüzüne çıkmasını bekledik. Sonunda kendilerini gördük ama fotoğraflayamadık maalesef. Kaunos harabelerini, ve gerçek bir Çandırlı olan Mehmet Bey’in yıllarca Anadolu’dan topladığı objelerle kurduğu mini müzeyi gördük. Doğrusu Mehmet Bey’in sohbeti doyumsuzdu. Emre’nin yol boyu gördüğü bütün köylülere tanısın tanımasın selâm vermesi, onların da karşılık vermesi dikkat çekiciydi.

Ve dört günlük ziyaretimizin sonuna geldik. Dönüşte İzmir’e gitmeyi planlamıştık ve bunun için Ortaca’dan otobüse binecektik. Ama enerjiler hareket etti ve armağan ekonomisi tesadüf eseri devreye girdi. (yoksa tesadüf diye bir şey yok mu?) Fethiye üzerinden İzmir’e arabalarıyla giden bir arkadaşları o sabah Çandır’a kısa bir ziyaret yapmak isteyince otobüs biletimiz iade oldu ve biz arabayla gayet rahat bir yolculuk sonunda İzmir’e vardık. Hem de yepyeni dostlar edinmiş olduk.

Evet, Çandır canmış meğer…  Yazılanları okumak, fotoğraflara bakmak yeterli değilmiş. Kısacık da olsa orada bulunduğumuz için çok mutlu olduk. Üstelik  tanıştığımız her Çandır köylüsünün kızımızı kendi kızları saydıklarını duymak pek hoşumuza gitti.

Bu yazıyı okuyunca birçoğunuzun aklına şu soru gelecektir. Eeeee, bu  çocuklar para kazanıyorlar mı? Veya, ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar? Kaç parayla geçiniyorlar? İşte bunların cevapları da Emre’nin yazılarında okunmayı bekliyor. http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/

“Çandır candır” efendim. Yaşamasını bilenlere… Mutlu olmasını bilenlere… Mutluluk ne midir? Aşağıdaki fotoğraf bunu cevaplamaya yeterli mi sizce?

1-candırNot: Bu fotoğrafı ben çekmedim ama bizden birkaç gün önce bir arkadaşları çekmiş.Paylaşmadan duramadım.

Aşçı Fok’tan Akasyalı limon reçeli ya da limonlu akasya reçeli!

27 Nisan 2015
Size hakkında yazmak istediğim özel insanlardan söz etmiştim hatırlarsanız. İşte onlardan biri de sevgili Nurdan Çakır Sezgin, ya da kısaca Aşçı Fok. Bugün hakkında yazmaya yetişemeyeceğim ama verdiği şu tarifi taze taze paylaşmam gerektiğini düşündüm. Eksik olmasın hemen izin verdi. Reçellik akasyaya ulaşma şansınız varsa, buyrun tarif. Nefis bir şey, kokusu burnuma geldi.
Şimdilik kendi sayfasındaki biyografisini de eklemekle yetiniyorum. Söz ilk yazım hakkında geniş bilgi vermekle ilgili olacak. Sevgiler Nurdan Çakır Sezgin.
Türkiye’nin ilk enstalasyon evi Siyaz ve Siyaz Felsefesi’nin kurucusu. Pozitivist yaşam alışkanlıkları araştırmacısı. Yaşça hoşça Aşçı Fok’ça Foça Mutfağı kitabının yazarı. Marmara, Ege ve Akdeniz kıyı bölgelerinin gündelik alışkanlıkları üzerine kitaplaştırma çalışmalarına devam ediyor. Mutfağın, yaşama sanatındaki yeri ve yöresel etkileri üzerindeki notlarını, konu başlıklarını ve de yazınsal anlamda güncelliğini www.ascifok.com ile sürdürüyor.
Akasyalı limon reçeli ya da limonlu akasya reçeli!

Ne zaman Nisana erip yeşil erkek incirleriyle boğuşma zamanı gelse akasyalar da aklıma düşer… Reçellik çiçek takımından olan akasyaları dallarında görünce dayanamıyorum. Aslında ömrü hayatımda sadece iki kez yaptığım bir reçeldir kendileri. Önceki denemelerim 2000’li yılların başlarıydı sanıyorum, işte o günlerden bu yana yenilenen bir tarif…

Evet, tarifsiz olmaz!

Bir küçük tepsi dolusu kaliteli akasya çiçeği
4 bardak su
5 – 6 bardak tozşeker (reçelin şerbeti için herkesin kendi ölçüsü vardır mutlaka, kullanılan şekerin cinsi bile bu ölçüleri değiştirebiliyor)
4 – 5 adet kalın kabuklu limon
Bir adet limonun suyu

Limonlar rendenin en ince tarafıyla tıraşlanır. (Limon kabuğu rendesi çıkarır gibi, bu rendelenmiş mis gibi limon kokan kısmı atmıyoruz, biraz şeker ile kavanoza koyup diğer tatlı pastalar için buzdolabında saklayabiliyoruz)
Traşlanan limonlar soğuk suda yıkanır, portakal dilimi gibi dış kabukları kesilip 20 dakika kadar haşlanır. (İçleri ayrıca başka yerde değerlendirmek üzere ayrılır.)
Kabuklar haşlanırken iyice yumuşadığından kendi ekseninde kıvrılıp kürdanlanır veya ipe dizilir.

Diğer tarafta kaynayan şerbetin içine bu kürdanlanmış limon kabukları atılır, on dakika kadar kaynayınca ardından şerbete akasya çiçekleri atılır. (Akasya çiçekleri önceden su dolu bir kapta biraz bekletilir ki börtü böceği çıksın. Sonra çiçeklerin iyice kuruması sağlanır.)

20 – 25 Dakika kadar hep birlikte kaynayan reçel limon suyuyla kestirilir. Mis gibi limon kokan limon tatlısı gibi bir hoşluk oluyor. Bu tür meyve ve çiçeğin birlikte kullanıldığı reçellerde güneşte bekletmek işe yarıyor. Reçeli bir tepsiye döküp üzerini de tülbent ile örtüp güneşe bırakmalı birkaç gün. Geceleri içeri almayı unutmayın ama! Sadece gündüzleri güneşte…

Afiyet-i hoşluk olsun…

Not: Eğer limon çok baskın onun yerine elma suyu ile sırf akasya çiçeği kaynatalım derseniz, ona da pekâlâ. Denediğimde çok da özel olduğunu düşünmediğimden yazmamıştım. Yapılabilir tabi.


Aşçı Fok
Nurdan ÇAKIR TEZGİN

 

 


 

%d blogcu bunu beğendi: