Skip to content

Glutensiz beslenenler de su böreği yiyebilirmiş…

17 Eylül 2015
  • 1-20150915_140102Durur, durur, birden peş peşe yazarım. Aslında şu sıra hiç tarif vermek niyetinde olmadığımı hafta başında yazmıştım.Yine de fikrim değişmiş değil. Ancak, konu glutensiz beslenme olunca iş değişti. Bizim evde glutensiz su böreği yapılır da, bunu size “eşim gibi glutensiz beslenmek zorunda olanlara ” paylaşmadan durabilir miyim? Duramadım işte…
  • Tanıyanlar bilir; her türlü yemeği zorluk durumuna bakmadan yapmaya çalışırım üstelik yeni şeyleri de denemekten hiç çekinmem. Ama iş yufka açmaya gelince orada derin bir nefes alırım. Boyumdan büyük işlere kalkışmak gibi gelir bana yufka açmak. Bu da hiç açmam demek değil tabii; hamur işini seviyorsak ucundan da olsa açmayı bileceğiz, değil mi? Hep yazarım benim açtığım yufka en fazla büyükçe bir yemek tabağı kadar olur. Bu da yetermiş su böreği yapmaya, hem de su böreği ocağın üzerinde ufak bir tavada da pekâlâ pişermiş. Buraya kadar iyi güzel de bir de bunu glütensiz, nişasta bazlı bir unla yapılabileceğini deneyerek öğrenmek bir başka güzel oldu. Bir zamanlar bazlama pişirmeyi öğrendiğim sevgili komşumuz Sündüz’ ün verdiği cesaretle giriştim işe. Sana yardıma gelirim demişti ama sabırsızımdır ya, beklemeye dayanamadım; söylediklerini bir bir uygulayarak çoktandır glütensiz beslendiği için börek türü şeylere hasret kalan eşime sürpriz bir su böreği yapıverdim. Zira glütensiz ekmek, tatlı tuzlu kek, krep, poğaça yapıyordum ama börek denememiştim. Hazırlığıydı, pişmesiydi inanın hepsi bir saat on beş dakika kadar sürdü. Sonuç muhteşemdi.Neler kullandım?2 yumurta1çay bardağı keçi sütü ( Eşimde yok ama birçok kişide aynı zamanda inek sütü ve ürünlerine de allerji olabiliyor)1 tatlı kaşığı deniz tuzu1 buçuk su bardağı glütensiz nişasta karışımı ( Sinangil veya İstanbul’da GNK halk ekmeğin glütensiz karışımı) Glutensiz un alırken herkesin doktorundan tavsiye almasını önemle hatırlatırım. Dikkat! Hamur kulak memesi kıvamında ele yapışmayacak gibi olmalı bunun için un miktarı değişebilir.

    Ben iç olarak soğanla kavrulmuş pazıyla beyaz peynir kullandım.

    Nasıl yaptım?

    -Önce harcı hazırladım.

    -Hamuru tuttum. 7- 8 yumruya ayırdım. On dakika üzerleri örtülü beklettim.

    – Derin ve yayvan iki tencere çıkardım. Birine soğuk su koydum diğerine sıcak su. Sıcak su koyduğumun altını açtım ki kaynasın.

    – Tezgâha, lavabonun damlalığına büyükçe bir süzgeci ters olarak koydum ki hamurlarımı süzerken hem kolayca kavrayabileyim hem de sular damlalığa aksın.

  • 1-20150915_134536
  • İki büyük delikli kepçeyi hazır ettim.-Yaklaşık 30 cm çapındaki döküm tavamı bolca zeytinyağıyla yağladım. Ayrıca biraz tereyağı zeytinyağı karışımını bir kâsede karıştırıp hazır ettim.-Hamurlarımı iki parça yağlı kâğıt arasında hazır satılan lavaşlar kalınlığında yani 3mm gibi, açtım. Becerebilen daha ince açabilir ama bu hamur diğer hamurlara benzemiyor ve çabucak kırılma eğilimi gösteriyor.-Sonra her bir hamuru önce kaynamakta olan suya atıp 2 dakika kadar pişmesini bekledim. Delikli kepçeler yardımıyla sıcak sudan soğuk suya attığım her yufkayı hemen ardından ters duran süzgecimin üzerine alıp süzdürdüm. Hamurlar pişerken bir yandan bu işi yapmak pek zor olmadı doğrusu. Süzülen ilk hamuru ocakta ısınmış tavaya aldım üzerine harcımdan sürdüm, sonra diğeri hamuru üzerime koydum. Hazırladığım yağ karışımından fırçayla hamurların üzerlerine sürdüm. Her kata biraz yağ biraz harç koyarak son kata geldim. Bu arada böreğim alttan pişmeye başlamıştı bile. En üst katı da yağladıktan sonra ocağı kıstım ve tavamın kapağını örttüm. Ondan sonra da sık sık alt kata spatula ile müdahele ederek kızarıp kızarmadığını kontrol ettim. Alt kat kızarınca böreğimi ters yüz ettim. Alt üst böreği pişirmekten farklı bir şey değil bu.
  • 1-20150915_135255
  • Kızarmış yüze biraz tereyağı sürdüm ve diğer tarafında kızarmasını beklerken yine kapağı kapattım. Bakınız fotoğraflar…Glutensiz beslenmek demek böreğe hasret kalmak değilmiş.
  • 1-20150915_140102-001 .Afiyetle kalınız.
Reklamlar

Bu pasta bebekler yesin diye…

15 Eylül 2015

Bebekler de pasta yesin, çocuklar da.

Bebekler de gülsün, çocuklar da. Oyuncakları olsun oynayacak, savaşa dair
olmayan, eğiten, eğlendiren. Çocukluğunu yaşayabilsin çocuklar.

Yeğenimin minik kızının birinci doğum günü için bir araya geldik bu hafta sonu. Günler önceden aldı beni bir telâş. Biliyorsunuz ailenin pastacısı olmuşum uzun zamandır. Bu işi de severek yaptığımı ne yalan söyleyeyim, inkâr etmiyorum. Telâşım başka; pasta yapmak kolay ama bir bebeğin kendisinin de ilk doğum günü pastasından tatmaya hakkı var değil mi? İşte bu yüzden, şimdiki bebekler ne yememeli, ne yiyebilir araştırmasına girdim. Yeğenim eksik olmasın bu konuda hemen gerekli bilgileri aktardı, hatta internetten araştırıp bana linkler verdi ve şimdi tarif edeceğim pastayı hazırladım. İnanın bu pasta şeker tadına alıştırılmamış, şekeri ancak meyveden alan çocuklar için birebir… Biz büyükler içinse, emin değilim:))

Neler kullandım?

15 cm çapında bir pasta keki için:

2 yumurta

1 Türk kahvesi fincanıyla keçi sütü

2 çorba kaşığı doğal pekmez

1 elmanın rendesi

4-5 adet haşlanmış ezilmiş hurma

1 su bardağından az tam buğday unu

1/2 çay kaşığı karbonat

Aralara koyduğum muhallebi için:

1/2 su bardağı keçi sütü

2-3 adet haşlanmış ezilmiş hurma ve onun haşlandığı su

1 adet muz

1 çorba kaşığı mısır nişastası

Üzerinin kreması için

Tamamen tuzsuz doğal lor peyniri ( evde yapabilirsiniz)

Kıvamı tutturabilmek için tuzsuz labne peyniri

Renklendirmek için meyve püresi

Loru iki ölçü, labneyi bir ölçü kullanmanızı öneririm. Ben kendi dondurduğum vişnenin suyunu ve 3 çorba kaşığı taze frambuazı kremaya renk vermesi için kullandım. Bu iş için aslında en uygunu muz, çünkü kremamsı kıvamı iyi veriyor ancak çabucak karardığı için dikkat etmeli.

Nasıl yaptım?

Keki bildiğimiz gibi hazırladım.Yumurtayı tek başına köpürttüm sonra pekmez, süt ve elma rendesini kattım. Hurmayı ayıklayıp kısık ateşte az suyla pişirdikten sonra kabuklarını da soyup ufalayarak kekin hamuruna ilave ettim. 180 derecede 35 dakika kadar pişirdim. Soğuyunca üç eşit kata böldüm. Muhallebisini pişirdim.Ilıkken kekin aralarına sürdüm. Son saat içinde peynir ve meyveyi blenderde iyice krema haline gelene kadar çırptım ve pastayı bez torba şırınga yardımıyla süsledim.

Bu pastanın görüntüsü bol kremalı  olsa da içinde zerre kadar zararlı bir şey yok. İçiniz rahat olarak bebeğinize yedirebilirsiniz.

Afiyetle…

Barış olmadan olmuyor

14 Eylül 2015

Barış olmadan hiç bir şey olmuyor. Ne yediğimizi ne içtiğimizi anlamadan geçiyor günler. Bu süreçte yeni tariflermiş, bayram kutlamasıymış, bayram yemekleriymiş, hiç biri yok gönlümde. Biliyorum her bayram öncesi yeni yemek tarifleri aranır blog sayfalarında. Unuttuğumuz yemekler ve tatlılar gündeme gelir, sofralar süslenir. Ortam ne kadar huzursuz olsa da evler sofrasız, bayramlar tatlısız olmaz. Ancak bu bayram anlamını çoğumuz için yitirdi sanırım.Bu yüzden gelecek hafta bir bayram kutlaması yapamayacağım gibi biraz daha öteye geçip, vatanın evlatları her gün bir bir kurban olurken, hangi kurban bayramı, diye isyan edesim var. Biliyorum isyan yakışıksız bir duygu ama ne edeyim ki geldi yerleşti yüreğime. Uzun sözün kısası dostlar; bayram konusunu tekrar barışı hissettiğimizde yazmak isterim.

Hayat yine de devam ediyor. Bebekler doğuyor, büyüyor. Büyürken de kutlanacak günleri oluyor. Yarınki tarifim bebeklerin de yiyebileceği bir doğum günü pastası olacak.

Umarım tüm bebekler barışa doğsun, çünkü barış olmadan olmuyor.

Işıl Ertunç

Tam Zamanı; Üzüm reçeli,Asma kabağı reçeli, kışlık domates

01 Eylül 2015

Yoldaydık geçtiğimiz hafta. Ayın son günlerinde Kalkan’daydık her yıl olduğu gibi. Denizin en güzelinde yılın yorgunluğunu atmaya çalışıyorduk. Tatil güzel de dönüş yolculuğu olmasa… Maalesef pazar akşamı İstanbul’a dönüş yine bir çileydi. Balıkesir’e kadar neyse de ondan sonrası dur kalk şehir içi trafiği. Yol boyu Gelenbe’nin kavunu, Manisa’nın üzümü, Aydın’ın inciri, diye diye geldiğimiz Bursa’da artık  şeftali alacak ne yerimiz, ne de zamanımız kalmıştı. Mudanya’ya bile ancak Trilye üzerinden gelip vapurumuza ancak yetiştik. Yol boyu tarlalar kamyon kamyon domates gönderiyordu salça fabrikalarına. Üzüm gördük, yol kenarlarına yayılmışlar; kurusunlar diye. (Doğrusu  egzos kirliliği içinde kuruyan o üzümleri nasıl tüketeceksek?) Biberler, bamyalar, patlıcan ipe dizilmişti bile. Büyükada’da da asma kabağı çıkmış, nazlı nazlı benim gibi meraklısını bekliyordur şimdi. Geçtiğimiz yıl verdiğim tariflerin linklerini paylaşıyorum şimdi, hatırlatma olsun diye.Ama bununla kalmayacak eylül ayı etkinliklerimiz, turşular kurulacak,  yaş tarhana hazırlanacak. Okullar açılıyor, çocuklar eve aç gelecek, onları da düşünecek, sağlıklı atıştırma tarifleri vereceğiz.

Hepinize sağlıklı sonbahar günleri dilerim.

1-DSC_5146

https://mutfakpenceremden.com/2011/09/09/bozcaada-ve-cavus-uzumu-receli/

1-DSC_4522

https://mutfakpenceremden.com/2014/09/01/asma-kabagi-receli/

1-DSC_5226

https://mutfakpenceremden.com/2011/09/14/kis-icin-domates-sakliyoruz/

“Denizgöründü” Ne güzel bir köy ismi değil mi?

03 Ağustos 2015

1-Downloads5

 

Zaman garip bir şey; bir bakıyorsun kaplumbağa misali, bir bakıyorsun sesten hızlı… Ayak uydurmak zor olabiliyor bazen. Nereden zamana takıldım bugün biliyor musunuz? Sevgili Elif, Neslihan ve Bülent Genç ailesinin Denizgöründü günlüklerini takip ederken birden onların kentten köye göçlerinin başlangıç tarihine baktım da, işte o anda sorgulamaya başladım zamanı. Çiftliğe ilk tohumu attıklarında gelen fotoğraflarla son yayınladıkları fotoğraflar arasındaki muhteşem farkı gördüğümde sanki aradan yıllar geçmiş gibiydi.( benim için yani) Sonra döndüm, ilk paylaşımlarının tarihlerine baktım; aaaaa, araziye kondurdukları  yuvalarının temelini atalı( yoksa  çakalı  mı demeliyim )henüz bir yıl bile olmamış. Yanılıyor muyum diye bir kez de kızıma sordum. (Daha önce bu konuda paylaştığım yazımı okuyanlar bilirler; Genç ailesi kızım Burcu’nun çok yakın arkadaşlarıdır. Özellikle de küçük Elif.) Burcu da önce bir düşündü, sonra doğruladı beni. 2014 Baharında satın almışlar Bülent’le Neslihan Çanakkale merkeze bağlı Denizgöründü köyündeki arazilerini. Yani şu an köyde, toprakla haşır neşir ve yarı yerleşik olarak  ilk yazlarını geçirmekteler. Neslihan’ın işi nedeniyle henüz bütün aile sürekli birlikte yaşayamıyorlar çiftlikte ama bildiğim kadarıyla kentten tamamen kopmalarına çok az kalmış. Genç ailesini Burcu Bayramiç’te yaşadığı süreçte tanımıştık. Yani tanımıştık derken, hani birlikte zaman geçirdik dersem yalan olur. Sadece on dakikalık bir karşılaşma ve sonrası Burcu’nun deklanşöründen ve anlatılarından kurulan bir dostluk demeliyim tanışıklığımıza. Bir de tabii Bolo Bolo’da sevgili Neslihan’la bir kez daha görüştüğümüzü eklemeliyim. Şimdilerde küçük Elif’i görmek ve köy yaşamına yakından şahit olmak için can atıyorum. Tabii Denizgöründü Çiftliği de  son derece ilgimizi çekiyor. Ne de olsa az kaldı bizim de köye göçmemize…

1-Desktop1

 

Çiftlikte bu zaman içinde neler olmuş bitmiş bakmadan önce size biraz Genç ailesini tanıtmalıyım; Neslihan ve Bülent bir yıl öncesine kadar beton duvarlar ve yürüyen konserve kutularına mahkûm bir şehirde yaşayan sanatçı bir çifttiler. Oysa on yıllık beraberliklerinde hayallerini hep doğada yaşamak üzerine kurmuşlardı. Onlara kalsa beş yaşındaki kızları Elif de doğada dünyaya gelmeliymiş ama olmamış. Neyse ki Elif okula başlamadan önce köye tamamen yerleşmiş olacaklar. Zaten Elif için şehirde geçirdikleri günler günden sayılmıyor. Onun da gözü anne babası gibi hep duvarsız mekânlarda, yeşillerde, toprağa kök salmış bitkilerde, koyunlarda, keçilerde özgürce koşan tavuklarda…

1-Downloads6

Burada noktayı koyup kızım Burcu’nun 2014 sonbaharında Yeşil Gazete’ye yazdığı yazıyı tekrar paylaşmalıyım. Ne de olsa o da Genç ailesinin doğadaki ilk yuvalarının inşaatı sırasında kısa bir süre için de olsa yanı başlarındaydı.

http://yesilgazete.org/blog/2014/09/13/denizgorundu-mektuplari-anneee-bu-agaclar-tayyibin-agaclari-mi-burcu-ertunc/

Neslihan ve Bülent’in göç sürecini ve köy yaşamlarını bu yazıdan sonra kendi kaleme aldıkları Denizgöründü Mektupları’ndan daha yakından takip edebiliyoruz.

http://yesilgazete.org/blog/2014/10/20/denizgorundu-mektuplari-bu-cicekler-badem-icin-bulentneslihanelif-genc/

Her iki yazıda da en çok ilgimi çeken satırlar Elif’in köy yaşamına ne kadar hızla ayak uydurmasıyla ilgili olanlar. Hele hele köpekleri Badem yeni hayatını sevsin ve kolayca alışsın diye kulübesinin önüne çiçekler koyması yok mu…

Evet, nasıl demişler;  “ Hayaller ancak kurulunca gerçekleşen şeylerdir

Genç ailesinin hayalleri de geçtiğimiz  sonbaharda gerçekleşmeye başlamış.

1-Downloads7

http://yesilgazete.org/blog/2015/03/07/denizgorundu-mektuplari-3-takvimler-kuzu-gobegini-gosteriyor-bulent-genc/

Gerek Bülent gerek Neslihan o kadar güzel kelimelere dökmüşler ki çiftlikte geçen zamanı, insanın üzerine bir şeyler yazması inanın kolay değil. Ancak Bülent’in şu yorumunu yazılarından cımbızlamadan duramadım:

Doğa işini bilir

Kar ve soğuktan öldüğünü sandığı ekinlerinin kar altından sapasağlam çıktığını görünce sevinen Genç ailesinin arkadan gelen donla ürünlerini alamadan kaybetmesi karşısındaki yorumuydu bu kısacık cümlecik. Az, öz, bilge… Doğayı kabullenme, uyumlanma.

Yeter ki atalarımızın sözüne kulak verelim, doğa armağanını veriyor,atalık mercimek tohumundan 2 avuç ekip 2kilo aldık.tohumlarımız çoğalıyor. Toprak, ne verirsek çoğaltıp geri veriyor, diyor Bülent.

1-Downloads8

 

 

 

 

1-Downloads11

Son konuşmamızda duyduğuma göre küçük Elif bu yıl evlerinden tam 20 km uzakta,Çanakkale’nin Güzelyalı köyünde on kişilik,toplu eğitim yapılan bir okulun tek sınıfında eğitimine başlayacakmış. Çok mutlu bir eğitim süreci olacağını tahmin edebiliyorum şimdiden.

1-Kolajlar19

 

Sahi bu köyün adının neden Denizgöründü olduğunu da yazacaktım değil mi; efendim bu köyde sadece gün batımı olduğunda uzaklardan deniz görünürmüş de ondan. Umarım Genç ailesi yıllarca köylerinden mutlu musmutlu günbatımları izlerler…

 

Mikro Herküller

30 Temmuz 2015

1-filizlergenel

 

“Fasulye, nohut, mercimek gibi baklagilleri pişirmeden önce neden suya yatırdığımızı biliyor muydunuz? Evet, aynen ben de birçoğunuz gibi kolayca pişsinler diye biliyordum. Meğer bambaşka bir sebebi varmış efendim. Meğer bu tür bakliyat ve ceviz, fındık, badem gibi kuru yemişler suda bekletildiklerinde özlerine dönerler ve ancak o zaman bize yararlı olurlar” mış. Bu önemli bilgiyi dün sabahki konuğum Gökçe Ayça Gündüz’ den öğrendim. Yıllarca reklam sektörüne hizmet ettikten sonra kendi markası olan Doğaçlama’yı yaratan Gökçe Hanım dün sabah elinde bir paket tazecik filizle ziyaretime geldi. Bezelye, buğday, yeşil mercimek ve maş fasulyesi filizlerini açtık, masaya geçtik, atıştırmaya başladık; yani ben atıştırdım, Gökçe Hanım sorularımı cevapladı. Sohbet ilerledikçe aramızdaki “hanım “sözcüğünü kaldırdık ve kırk yıllık tanışlar gibi konuşmaya devam ettik. Konu sağlıklı beslenme olunca, üstelik pek çok ortak ilgi alanımız olduğunu anlayınca sohbet iyice derinleşti; konumuz sevgili Gökçe’nin  mikro herküller diye adlandırdığı filizlerin dışına taştı. Hep diyorum ya; hayat nerede olursanız olun benzer konuları konuşabileceğiniz kişileri karşınıza çıkartıyor. Buna artık tesadüf demiyoruz…

1-20150729_104403

Gelelim şu mikro Herküller’in yararlarına soframıza nasıl gelebildiklerine ve Gökçe’nin hedeflerine…

Hepimiz ilkokuldayken en az bir kez olsun pamuk altında fasulye çimlendirmişizdir. Her gün sulanan fasulyeler bir iki gün içinde pamuğu delip yeşil filizlerini dışarı gönderirlerdi ya işte sistem aynen böyle işliyor. Elli gram nohuttan yaklaşık yüz elli gram nohut filizi elde etmek mümkün oluyormuş. Yani bir tabak filiz elde etmek için azıcık bakliyat veya buğday yeterliymiş. Şimdi diyeceksiniz ki bir tabak pastırmalı kuru fasulye dururken ne diye fasulyenin filizini yiyelim. Bunu da sordum tabii. İşte Gökçe’nin ağzından cevabı:

“Öncelikle, filiz olunca fasulyenin, nohutun o beklenmedik “gaz” etkisini karnınızda yaşamak zorunda değilsiniz. Midenizi yormadıkları için rahatlıkla yiyebiliyorsunuz. Kendi kendilerini sindirebilecek ve vücuda ihtiyacı olan dinlenmeyi sağlayan canlandırıcı enzimlere sahipler. Bakın bu önemli, çünkü normalde vücudumuz enerjisinin %60’ını gıdaları işlemeye harcıyor. Filiz yediğimizde ise sindirmek ile uğraşmak zorunda kalmıyor, böylece hastalıkları önlemek gibi daha önemli şeylerle ilgilenmek için serbest kalıyor. Çiğ besinlerin böyle bir artısı var. En basitinden sizi tok tutuyor, iyi hissettiriyor ve canınızın olur olmaz şeyler çekmesini engelliyorlar. İyileştirici güçleri var. Sindirimsel vazifeleri hafifletiyorlar.

 Ayrıca filizler et kadar protein içeriyorlar. Düşük yağlı, yüksek lifli ve kolestrolsüz yüksek protein içerikleri ile ete, tavuğa, balığa da alternatifler. Vejetaryen beslenenler içinse bulunmaz nimet…

 İstemesek de günümüzde “asidik” bir hayat sürüyoruz. Vücudumuzun “alkali” beslenmeyle dengeyi bulması gerekiyor ve filizler de alkali besinler.”

1-organik bugday filizi

Buğday filizi

    

  • Kendi kendilerini sindiren enzimlere sahip olduklarından kolay hazmedilirler, gaz yapmazlar.
  • Ete yakın miktarda protein içerirler.
  • Canlı olduklarından besin değerleri yüksektir.
  • Kuru bakliyat ve tahıl hallerine göre vitamin, antioksidan ve enzim değerleri %800’e kadar artar.
  • Lif içerikleri yoğundur.
  • Tahıllarda bulunan glüten gibi alerjenler, filizlenme ile çok düşük miktarlara gelirler.
  • Kuru bakliyat ve tahılda bulunan, vitamin, protein ve minerallerin emilimini azaltan fitik asitin zararlı etkisini minimize ederler.
  • Glisemik indeksleri ve kalorileri çok düşüktür.
  • Eh bunca sağlıklı yönlerinin yanında çok da lezzetliler!!!1-organiknohutfilizi

Nohut filizi

“Filizler çok çeşitli tüketilebilirler. Çiğ ya da pişirerek yiyebilir, salatalardan hamburgere, dip soslardan çorbalara kadar hazırlayacağınız birçok yemeğe katabilirsiniz. Hatta çok besleyici ekmekler de yapabilirsiniz. Sebzeli ya da et dürümlere çok yakışırlar.”

Biraz buharda haşlayıp zeytinyağı ve limonla lezzetli bir ara öğüne dönüştürebilirsiniz. Smoothie’lerinizin içine bir avuç atabilirsiniz. Filizler aynı zamanda hem spordan önce mideyi yormadan hem de sonrasında protein kaynağı olarak yiyebileceğiniz şahane bir seçenek. 

1-organikmasfasulyesifilizi

Maş fasulyesi filizi

Sohbet ilerleyip de sevgili Gökçe’nin filizleri ısıl işlem görmeden özel kurutucu makinelerde kurutup özel bir blenderde yine hiç ısınmadan un haline getirmeyi hedeflediğini duymak beni epey heyecanlandırdı. Bu noktada yine Gökçe’nin kendi cümlelerine döneyim:

” Hedefim, sağlıklı filiz unlarından mayasız ekmek ve unlu mamuller yapmak, filiz suları, özellikle buğdaydan şıra elde etmek, gronala yapmak ve alkali beslenmek isteyenlere biraz olsun yardımcı olmak, bildiklerimi atölyeler yaparak paylaşmak. Öğretmekten kaçmıyorum. Şu anda bile blogumda denediğim tarifleri paylaşıyorum.”

Gökçe en son filizleri yaş haliyle kullanarak da çok nefis bir ekmek yapmayı başarmış. Bana tarifini verdi. Ancak ben ondan aldığım filizlerle birazcık da kendi ekmek deneyimlerimi birleştirerek aynen onun dediği gibi doğaçlama bir ekmek yapmayı deneyeceğim. Bakalım nasıl olacak? Sonucu paylaşacağım. Bu arada blogunda paylaştığı tarifleri de denemeye değer,hem göze hem damağa hem mideye hitap ediyorlar.

Gökçe şimdilik kendi çevresine günlük taze filizlerini özel karton kutular içinde kuryeyle göndermeye çalışıyor. Bu konuda detaylı bilgiye http://www.dogaclama.com/#!iletisim-siparis/c3ph dan ulaşabilirsiniz. Bu arada kendisinin istediği gibi bir ambalaj bulabilmek konusundaki şikâyetini buradan duyurmak isterim. Maalesef hem kendisi hem kapağı geri dönüşüme uygun ve içindeki ürüne zarar vermeyen bir ambalaja ulaşmakta çok zorlanıyormuş. Bu tür ambalaj malzemesi üretenlerden detaylı bilgi bekliyor Gökçe. Benden iletmesi…

Gökçe Ayça Gündüz’ün hikâyesi :http://www.dogaclama.com/#!hikayem/ct7j

Biliyorsunuz dünyamız eski dünyamız değil; değişim çok hızlı oluyor. Gıda allerjileri hayatımızı olumsuz etkiliyor. Özellikle hasta çocuk sayısı gün günden artıyor. Durum böyle olunca sağlıklı beslenme konusunda yazılıp çizilenlere daha fazla kulak vermek gerekiyor; tabii doktorların uyarılarına da … Bu bağlamda bugün bize yararlı deneyimlerini paylaşan Gökçe Ayça Gündüz’e teşekkür eder, başarılar dilerim.

Kapanışı benim gibi kelimelerin gücüne inanan Gökçe’nin sözleriyle yapmak istiyorum:

 “Bundan sonra her tohumun şifasının artması için filizlendirme yaptığım her bir kabın üzerine pozitif cümleler yazmaya karar verdim. Böylece onlara şükranlarımı da sunmuş oluyorum. Ayrıca  her su değişiminde de cümleleri tekrarlıyorum: “Seni seviyorum. Sana teşekkür ederim…”

Bu son cümleciği soframıza getirdiğimiz her sey için söylemeliyiz bence.

 

Ne yiyeceğiz?

27 Temmuz 2015

Belki gözünüzden kaçmıştır diye Tuba Şatana’ nın yazısını paylaşayım istedim.( Radikal.com.tr)

Tarım, tavuk, yumurta, GDO, ilaç, tekrar….

26/07/2015

A+ A

Her gün sizi besleyen, vücudunuzun işlemesini sağlayan gıdalar vücudunuza zarara vermeye başlıyor. Salgı sistemi, hormon sistemimizi etkiliyor, kanser artıyor, obezite artıyor, alerji hastalıkları artıyor

Tavuk eşittir ucuz protein kaynağı. Çok ucuz. Bir kilo domates fiyatına bir kilo tavuk. Geçen gün köşedeki peynirci satıyordu 30 yumurta 6 lira.

16 Temmuz 2015 tarihinde Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR) talebiyle Biyo-güvenlik kurulu yeni GDO’lu yemlere, mısır ve soyaya izin veriyor. GDO’lu 3 mısır çeşidi ve 2 soya çeşidine.

Biyo-güvenlik Kurulu’nun internet sayfasında GDO’lu ürünlerin risk ve sosyo-ekonomik raporları var, sayfa sayfa.

Sosyo-ekonomik komitesi değerlendirme raporlarından bir tanesini açtım MON89034xNK603, bir mısır çeşidi için düzenlenmiş bu rapor, bu ithal edilmesi kabul edilmemiş, genetiği ile oynanmış bir mısır çeşidi; şunlar yazıyor:

“Halk sağlığını yakından ilgilendiren gıdanın; bol ve ucuz üretilmesi gerekmektedir. Özellikle hızla artan dünya nüfusuna paralel olarak ucuz, kaliteli ve sağlıklı yem ve gıda maddesine olan talep her geçen gün artış göstermektedir. Ancak; gıdanın bol ve ucuz olması yanında sağlıklı olması da büyük önem taşmaktadır. Özellikle ülkemiz ve tüm dünyada obezite, kanser, şeker ve kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artmaktadır. Özellikle pancar şekerine (sakkaroz) göre çok ucuz olması nedeniyle tercih edilen nişasta bazlı şekerlerin üretiminin sınırlandırılması çeşitli hastalıkların oluşumunu tetikleyen obeziteyi önleme açısından büyük önem arz etmektedir. Ayrıca GD mısır çeşitlerinde kullanılan herbisitlerin kalıntılara bağlı olarak toksik yan etkilerinin görülmüş olması halk sağlığı açısından önemli bir risk olarak görülmektedir.”

Sonra bir de BESD-BİR tarafından artık tavuk yemlerinde kullanılacak mısır türlerinden biri olan MIR604 ile ilgili raporlara baktım. Aynı cümleler!

Sonuç olarak yazanlar:

“Sosyo-ekonomik değerlendirme komitesi, MIR604 Mısır Çeşidinin gıda olarak kullanımı amacıyla yapılan ithalat başvurusunun, gerekli bilimsel araştırma ve değerlendirmeler sonucunda uygun olmadığına karar vermiştir.” Bu artık tavuk üreticiler tarafında kullanılacak olan GDO’lu çeşitlerden bir tanesi.

Risk raporunda ise,  yani uzun ismiyle Gıda  Amaçlı Kullanılmak Üzere İthalatı İstenen Genetiği Değiştirilmiş MIR604 Mısır Çeşidi İçin Bilimsel Risk Değerlendirme Raporu’nda ise;

“Ülkemizde GD (genetiği değiştirilmiş) bitkilerin yetiştirilmesi kanunen yasak olduğundan çevresel risk değerlendirmeleri; MIR604 mısır çeşidinin kullanımı dikkate alınarak gıda ve yem olarak tüketimi sonrası sindirim sisteminden başlayıp dışkı ve gübre şeklinde indirekt şekilde maruz kalma, GD ürününü taşıma, depolama ve işleme esnasında kazayla çevreye yayılma riskleri ile sınırlı tutulmuştur.”

Raporlarda ayrıca bu genetiği değiştirilmiş organizmaların, hayvanların dışkısından toprağa ve suya karışacağı, uzun dönemde olumsuz etkilerinin görüleceği ile de oldukça detaylı paragraflar var.

Bu GDO’lu yemlerin, yani genetiği değiştirilerek haşere ve pestisitlere dayanıklı hale getirilen mısır ve soya cinslerine yediğiniz tavuk ve yumurtalarda yem olarak kullanılması talebine Biyogüvenlik Kurulu izin verdi… Yorumu size bırakıyorum.

Gene öte yandan,  tarımda kullanılan ilaçların normal değerlerin kat kat üzerinde olduğu ile ilgili haberler okuduk, geçtiğimiz haftalarda. Görünüşü düzgün ürün, daha çok ürün almak için yapılan ilaçlama, maalesef haşere ve böceklerin artan dayanıklılığı yüzünden daha da arttırılıyor.

Peki ilaçlar haşereleri yok ediyor, o zaman iyi bir şey değil mi? Tabii ki değil. Ürünlerdeki ilaç kalıntıları öyle yıkamayla falan geçmiyor ki, bir de buna direkt olarak maruz kalan tarım işçilerini düşünün…

Ve her gün sizi besleyen, vücudunuzun işlemesini sağlayan gıdalar vücudunuza zarara vermeye başlıyor. Salgı sistemi, hormon sistemimizi etkiliyor, kanser artıyor, obezite artıyor, alerji hastalıkları artıyor. Arabanıza en iyi marka benzini alırken kendi vücudunuza işlesin diye koyduğunuz ürünler sizi hasta ediyor. Bunu ben söylemiyorum doktorlar söylüyor.

Bir de üzerine GDO’lu tohumları koy.

Meyve sebzedeki ilaç yetmezmiş gibi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı büyük bir kara liste yayınladı gene geçtiğimiz günlerde. Yoğurdun içinde nişasta mı ararsın, bitkisel yağ mı, peynirler keza, o kendine şarküteri diyen pembe sosis ve salamlarda, sucuklarda, sakatat, at eti, kanatlı eti, bağırsak ne ararsan…

Ucuz gıda, kara liste gıda. Bazen ucuz bile değil ya kara listeye giren markalar…

Peki ne yiyeceğiz diye sormayın. Çiftçinizi tanıyın, ürünlerinin tohumları atalık tohum mu sorun, koca süper marketlerde mevsimsiz, tadı kağıt gibi sebze meyve yiyeceğinize pazarlara gidin, gidebiliyorsanız organik pazarlara gidin. İlaçsız, hormonsuz, antibiyotiksiz, normal boyutlarında büyümüş, birbirine benzemeyen, toprakla ilişkisini sürdüren çiftçilerin yetiştirdiği ürünlerden alın. Paranızı aracılara değil çiftçiye harcayın. Toprakla uğraşan insan güzel insandır, bakın yüzlerine anlayacaksınız ne demek istediğimi…  O bir demet maydanozun kokusunu içinize çekin, buzdolabını açınca ne güzel havuç kokmuş dolap deyin, tadını alamadığınız için 3 şeftali yerine bir tane gerçek şeftali yiyin,  gerçek gıdayı hatırlayın ve yeni nesile aktarın. Hani büyüdüğümüz gıdayı.

Zehirlemeyin kendinizi.

%d blogcu bunu beğendi: