İçeriğe geç

Buğday Derneği Aracılığıyla Tarımda Tohum Konusu/Alıntı

31 Ocak 2013

Bugün size,Ergem Şenyuva’nın  Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir ile yaptığı bir söyleşiyi noktasına virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.Sabırla okumanız,okumamış olanlara tavsiye etmenizin gelecek nesillere çok yararı olacağını sanıyorum.

Hiç farkında olmadan insanları, hayatı, kültürü sömüren bir sistemi destekliyor olabiliriz.”

30.01.2013 – Ergem Şenyuva
Son zamanlarda Türkiye’de biz şehirli insanlar ‘tohum’dan bahseder olduk. Tohum takas şenlikleri, atalık tohum, GDO’lu tohum, hibrid tohum derken, toprakla hiçbir ilişkisi olmayanlarımız bile tohum üzerinden yepyeni bir muhabbete başladık. Hal böyle olunca, biz de ‘tohum’ konusunu bu konudaki çalışmalarıyla sık sık duyduğumuz Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir’den bizzat dinlemek istedik.
Öncelikle bize farklı tohum çeşitlerinden ve bunların bizler için ne anlama geldiğinden bahseder misiniz?

Bugün atalık tohum olarak, bu yazının konusu olan tohumlar, kendi kendilerini devam ettiren, bulundukları coğrafyanın ihtiyaçlarına uyan, o ortamda en verimli üretim potansiyelini taşıyan tohumlar. Gıda güvenliğimiz için bu tohumların devamlılığının sağlanması ve korunması son derece önemli.

Bizim hibrit/standart/ticari olarak bildiğimiz tohumlar ise büyük miktarlarda üretimi mümkün kılan, ancak bir kere ekildikten sonra devamında da yine konvansiyonel bir üretimi gerekli kılan tohumlar. Çiftçi toprağıyla, bulunduğu iklime her zaman uyum gösteremeyen ve çevresel koşullara göre kendini adapte etmeyen bu tohumları ekince zaten tarım ilaçlarına ve diğer kimyasallara da ihtiyaç duyuyor ve bağımlı kalıyor.
GDO’lu tohumlar ise ayrı bir sorun başlığı. İddiası dünyadaki açlığa çözüm olan bu tohumların dünyayı bırakın beslemeyi doyuramayacağı da ortada.Tüketim bu boyutta olursa zaten bizi hiç bir tohum besleyemeyecek. Kaldı ki dünyadaki açlığın tek sebebi tarım da değil.

Bugün Kazdağları’nda Zeytincilik bırakılmak isteniyor. Çünkü çiftçi, tarlada kendisi çalışsa kendi ihtiyacı kadar yağ çıkaracak. İşçi alsa aldığı yağ onun karşılığını getirmeyecek ve buna karşılık yağın litresini dört liraya satmak durumunda kalacak. İnsanlar bu yağı süpermarketlerden en az 4-5 katına satın alıyor. Aradaki fark bir sürü insana pay ediliyor. Kimsenin zengin olduğu da yok. Üretici bırakma tehlikesiyle karşı karşıya. Yani sistem büyümenin getirdiği bir kriz yaşıyor. Bu kriz ancak küçülmeyle çözülür. Zaten doğa kendisi işletecek o süreci.

Toprağa iyi davranırsan, o da sana iyi davranır. Yaşamın mekanizması.

Peki bugün bu içinde olduğumuz sistemde neler oluyor?

Tabloya katman katman bakmamızda fayda var. Öncelikle ekolojik bir döngü var. Onun üstünde sonucu yaşadığımız krizler olan sosyal bir sistem var. Bununla birlikte, tüketici gıdası hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyor. Bu gelişen ve ümit verici bir eğilim. Tüketici üretim sürecinden koptuğu için de birazcık bu böyle oldu. Sadece son ürünü değil de üretimi bir bütün olarak sorgulayan insan sayısı da gün geçtikçe artıyor. Üretici bu zararın artık daha fazla farkında ve üretici de çeşitleniyor. Bir yandan geleneksel köylüler var, şehirlere gitmek istiyorlar, bir de ters göç durumu var. Kendi gıdasını üretmek isteyen, bu şekilde üretime katkıda bulunmak isteyen, şehirden kırsala göç eden bir gurup insan var. Köyde kalan geleneksel ve köken olarak köylü olanlarla, bu yeni gelenlerin etkileşimi de söz konusu. Bu da olaya yeni bir sosyolojik boyut kazandırıyor. Ufuk açıcı, güzel gelişmelere gebe bir mesele.

Mesele ya ekolojik bir kriz ya da ekonomik bir kriz gibi görülüyor. Ama bir de etik boyutu var. Bu işin ahlaki boyutunu arka planda tutuyoruz genelde. Bizim kültürümüzde rızk, helalleşme gibi kavramlar vardır.

Köylü yetiştirdiği ürününü satacak yer ararken şunu diyebiliyoruz: “Üzerine böcek ilacı sıktığın bu ürünü, hiç tanımadığın bir insana mı satıyorsun, onun çoluğu çocuğu zehirlenmiyor mu?” O zaman çiftçi bir duraklıyor. O noktadaki ahlaki değer halen yaşıyor kültürümüzde, ama giderek bağlamından kopuyor, hurafeye, modası geçmiş bir erdeme dönüşüyor.
Bitkiye ilacını atarken bir ahlaksızlık olarak görmüyor çünkü yasal olarak satılıyor bu ilaçlar zaten. Ama biraz daha altını açsak, bu bir ahlaksızlıktır diyecek insanlar. Bir avuç erdemli insanın işbirliğiyle bir kartopu etkisi yaratarak alternatif bir üretim / kullanım zinciri yaratacak eşiği aşacak kritik kitleye ulaşabiliriz. Ulaştık bile sayılır. Ulaşmamış olsak Şişli’deki Ekolojik Pazar 7 senesini doldurmuş olmazdı, her hafta giderek artan sayıda insan müdavim haline gelmezdi.

Biraz da tohum takas şenliklerinden bahsedelim. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Slow Food’un kurucusu Carlo Petrini’nin türetici diye bir tanımlaması var. Türetici; tüketicinin sorumluluğunun büyük oranda kendisine ait olmasından türetilen bir kelime. Bizde geleneksel çiftçinin çok da yapabileceği bir şey yok. Ama tüketici için durum farklı. Bunun şuuruna varmış tüketicinin bu üretim süreçlerine dahil olması gerekiyor. Bu; eline çapayı alıp gidip kendi domatesini yetiştirme sevdasına düşmek anlamına gelmiyor.

Tüketici zaten bunu çok kısıtlı bir oranda yapabilir. O şehirden göç eden yeni köylülerle, geleneksel köylülerin etkileşmesi böyle bir süreçte başlayabilir. Çünkü biz tüketiciler daha çok işin tüketim tarafında yer almış insanlar olarak, üretime şu şekilde dahil olabiliriz: Ne tür gıda istiyoruz, nasıl bir üretim istiyoruz ve gıdamız nasıl bir insan tarafında üretilsin istiyoruz? Bu kriterleri koyabilir ve bunun oluşturulması için çaba sarf edebiliriz. Tohum meselesi bu açıdan çok kıymetli oldu. Çünkü tohum iletişime açık, çok boyutlu bir konu, tohum demek kültürel ve genetik çeşitlilik demek, gıda güvenliği demek, yerellik demek.

Yaşamın başlangıcı ve gıdamızın geleceği demek. Anadolu’da 550ye yakın yerli çeşit elma olduğunu biliyor muydunuz? Ama süpermarkette üç çeşit satılıyor.  Onlar da Anadolu ekosistemine uygun değil. yılda 18 kere ilaçlanarak yetiştirilmek zorunda. Böyle dramatik rakamlarla karşı karşıyayız. Tüketici tohuma merak duyuyor. Tohum takas şenliklerinin olsun, tohum konusunun olsun tüketicinin bu üretim sürecine katılımında çok önemli yeri var.

Tohumun üretim kısmı çok detaylı ve titiz yapılması gereken bir süreç. Tohumluk seçimi gerçekten simyacılık. Bir bahçıvan olarak kişi; bahçenin bitkilerini izleme, beğendiği meyve veren bitkiyi koruma altına alma, özel ihtimam gösterme, özel şartlarda tohumları alma, saklama, etiketleme, önem verme yükümlülüklerine sahip. Bilinçli tüketici de bu şekilde üretildiğinden emin olmadığı ürünü satın almak istemiyor haliyle.
Peki tohum üzerinden başlayan bir diyalogda biz tüketiciler olarak nasıl yer alabiliriz?

Yerelde türetici ekiplerini kurmak iyi bir fikir olabilir. Üretim ve tüketim yerelde yapılması gerekiyor. Dünyayı bir anda değiştiremeyeceğiz ama bu konvansiyonel gıda üretimi yavaş yavaş değişime yerelden başlamalı, yok olan ağı yeniden örmemiz gerekiyor. Örneğin biz Çanakkale’de bir sorumlu tüketici topluluğu oluşmasına önayak oluyoruz. O tüketici topluluğuna mensup Çanakkale’de yaşayanlar mutfak ihtiyaçlarını kurulan üretici ağından tedarik edebiliyor. Mutfak ihtiyaçlarınızın yakınınızda Kazdağları’nda sizin istediğiniz şekilde üretilmesi mümkün.

Tüketici süpermarketten alışveriş yapıyor, aldığı peynirin nerede üretildiğini, hangi koyunun sütünden üretildigini bilmeden alıyor. Ezbere, tadıyor ve alıyor, onun karşılığında bir para veriyor. Belki çok az daha fazla bir para ödeyerek -oldukça az bir farktan bahsediyorum- bildiği ürünü alabilir. Çünkü bilmenin bir bedeli var. Güvenin bir bedeli var. O bedeli ödeyip, yereldeki üretimi destekleyerek beslenebilir. Çiftçisini, hayvanını tanıyıp, tekrardan kendi yereliyle ilişki kurabilir. Tohum konusu işte buralara kadar gidiyor.

Bu ağ yok olduğu için bugünlere geldik. Bugün yaşadığımız bütün sorunlar bizim arka planda bu ilişkileri koparmış olmamızdan kaynaklanıyor.

Ama bizim ülkemizde sıkça bu bedeli ödemeye yanaşmayan insanlarla karşılaşıyoruz öyle değil mi?

Bedel görünür değil. Ama o bedeli görünür hale getirdiğimiz zaman ödemek isteyenler çıkıyor. Biz işte biraz da bunun tercümanlığını yapıyoruz. “neden organik ürün pahalı?” sorusu yerine “Diğeri neden ucuz?” sorusunu sorarak işe başlayabiliriz. İkisi arasındaki farkın matematiğini yapmadan soruyoruz bazen soruları. Konuşmaya başlayınca ortaya çok makul, görünür bir tablo çıkıyor. Bedel ödeme konusunda sıkıntımız var. Ödeyeceğimiz bedeli o anda sonuna kadar sorguluyoruz. Ama o bedelin neden ve ne şekilde oluştuğunu sorgulamıyoruz.

Tek başına tohumlar değil, tohumlarla birlikte o tohumların yetiştiricilik bilgisinin de takası olması gerekiyor. Dolayısıyla bütün üretim bilgisinin takası gerçekleşiyor. Tohum takas şenlikleri bu nedenle çok önemli. İnsanlar herhangi bir konu çerçevesinde fiziksel olarak bir araya geldiklerinde o konu çok önemli hale geliyor. Bu nedenle insanların bir araya gelmeleri için tohum çok doğru bir konu.

Türkiye dünyayla karşılaştırdığımızda atalık tohum konusunda nasıl bir yerde?

Bizde geleneksel kültür ve tohumlarda kayıp çok hızlı ve fazla. Tohumla ilgili olarak da durum benzer – Türkiye’de üretilen buğdayın çok az bir kısmı yerli buğday çeşidi. Son yıllarda bu kayıp gittikçe de artmış durumda. Biz çok zengin bir ülkeyiz. İnanılmaz doğal kaynak ve genetik çeşitliliğe sahibiz. Ancak bu zenginlik hepsi bir aradaysa zenginiz, bir ögesi eksikse çok fakiriz. Tıpkı aşure gibi, fasulyeyi çıkardığın zaman sadece tadı eksilmiyor, bütünlük bozuluyor ve aslında berbat bir yiyecek oluyor. Fasulyesiz bir aşureyi kimse yemek istemez’! Coğrafi, doğal, biyolojik ve, kültürel çeşitlilik hepsi bir arada ve birbiriyle ilişki içinde olduğu zaman hakiki bir zenginlikle karşılaşıyoruz. Bir tanesini çekince fakir düşüyoruz.

Şimdi bir değişim sürecindeyiz. Hem var hem yok. Bir sürü tür yok oldu. Külahlı arpa, akdarı yok oldu. 20 sene öncesine kadar bunlar üretilirken şimdi hiç kalmamış durumda. Bazı çeşitler bir ambarın köşesinde duruyor. Ama buna rağmen halen var. Var olan mevcudun üzerinden yapılacak ne yapılacaksa. Çok kritik bir dönemdeyiz. Bu tohumlar küçük üreticinin elinde ve bu sebeple küçük üreticinin üretme kapasitesini artırmamız gerekiyor. Hektarlarla tarım yapan büyük üretici bu tohumları kullanmıyor ama küçük üreticinin bütün hayatı bu tohumlara bağlı. Türkiye’de daha çok tohum var ve çoğu için bir şeyler yapılabilir.

Hibritin de adıyla müsemma ikisinin arasında bir yeri var. Kötülüğü ise kendinden devam ettiremiyor olmasından, üretimi için ek yardıma ihtiyaç duymasından kaynaklanıyor. İçinde çeşitlilik içermeyen, standardize edilmiş tohum demek, genetiğiyle oynanmış tohum demek değildir. Yerel alternatifi yoksa organik tarımda bile bugün hibrid tohum kullanılabilir. Dolayısıyla hibrid tohum iki arada bir derede bir yerlerde. İstememizin, karşı durmamızın sebebi çiftçiyi bağımlı hale getirmesi.
Hindistan’daki toplu çiftçi intiharlarını düşünecek olursak, neden hibritin tehlikeli olabileceğini görürüz. Hatırlarsanız bundan bir kaç sene önce Hindistan’da ciddi sayıda çiftçi tarım ilacı içip intihar etti. Bunun sebebi şirketlerin ticari üretiminin yerli ve kendine yeterli küçük üretimin yerine geçmesi idi. O çiftçiler o zamana kadar geleneksel yöntemlerle kendi tohumlarını ekip biçiyorlardı, paraya ihtiyaçlar duymadıkları, fakir ama karınlarını sağlıklı yerel ürünlerle doyurdukları bir sistem içinde yaşıyorlardı. Birdenbire devreye para girdi. Bir başkasının ihtiyacı için robot gibi çiftçilik işine girdiler, o paraya bağımlı olarak yaşayıp kendi üretimlerini terk etmeye başladılar.

O süre içerisinde tohumlarını da kaybettiler, kendileri için gıda üretmeyi de bıraktılar. Bu çok kritik bir durumdu. Parayla gidip gıda satın aldılar. Şirketler verdikleri fiyatları düşürünce, ne gıda alacak paraları kaldı, ne de kendileri için üretebilecekleri gıda. Sonuçta aç kaldılar. Doğrudan hem parasız hem aç kaldılar. Hibrid tohum da aynı şekilde zamana yayılan ve sonuçları dramatik olacak bir potansiyele sahip. GDO ondan da tehlikeli çünkü kontrolsüz olarak yayılıyor ve etkileri son derece vahim olabiliyor.

Peki siz bu gün içinde bulunduğumuz durumu nasıl değerlendiriyor bilhassa şehirdeki tüketicilere ne tavsiye ediyorsunuz?

Geleceğe dair ümit besliyorum. Burada yapılacak bir sürü şey var. Tüketici olarak ve ceplerinden bir takım paralar harcayarak ihtiyaçlarını karşılıyorlarsa, ben paramı nasıl bir sistemi destekleyerek harcıyorum diye sorgulamaları lazım. Bu konuda insanların bilgilenmeleri gerekiyor. Hiç farkında olmadan insanları, hayatı, kültürü sömüren bir sistemi destekliyor olabiliriz.

Tohum konusunda da gıda içeriği ve üretim süreçleriyle ilgili bilgilenmesi gerekiyor insanların. İstanbul bu konuda bir yandan çok zorlayıcı ama bir o kadar da çok kaynağın olduğu bir yer. Hiçbir şey olmasa Şişli Ekolojik Pazar’a gitseler bir şeyler öğrenirler. Bütün bu ağların içine girip, daha fazla bilgi edinmelerini temenni ediyorum.

Kısaca; yapılacakları yapmadan ümitsizliğe kapılmak yok. Ki yaşadığımız çağda son nefese kadar yapılacak iş var. Demek ki ümitsizlik kapımızı hiç bir zaman çalmayacak!


Ergem Şenyuva

Bu da Etsiz Pırasa Köftesi

28 Ocak 2013

1-DSC_1531

Değil anneannem, annemi bile şaşırtacak bir iş başardık. Sonunda ana malzemelerinden biri kıyma olan pırasa köftesini de et olmadan yapmayı becerdik ya daha bir şey demeyeceğim. Bana kalsa böyle bir işe kalkışacağım yoktu ama Bayramiç’e yerleşen ve tamamen köy hayatı yaşamakta olan kızımın,

-Anneciğim, ben burada kıyma bulmakta zorlanıyorum, şu pırasa köftesini etsiz yapmanın bir yolu yok mu? Demesi, ardından da makrobiotik yaşam şeklini kabullenmiş olan bir arkadaşımın da bu köfteyi et olmadan nasıl yapabileceğimizi sorması beni düşünmeye zorladı ve denemeye koyuldum. Doğrusu düşündüğümden daha iyi bir sonuç aldım, üstelik bu haftaki atölye konuklarımla hem kıymalı hem kıymasız şeklini beraberce yaptık ve sizler için fotoğrafladık. Bu arada “makrobiotik” beslenmede yumurtaya da yer olmadığı için köftemize yumurta da koymadık. Aman annem duymasın,  yoksa yorumlarıyla baş edebilir miyim bilmem.

MALZEMELER:

½ kg. pırasa

1 adet orta boy havuç

1 adet ufak patates

1 su bardağı haşlanmış esmer pirinç (iyice pişmiş, adeta lapa kıvamına gelmiş ancak suyunu iyice çekmiş)

2 yemek kaşığı kadar irice dövülmüş ceviz

½ tatlı kaşığı tarçın

Tuz, karabiber

Yaklaşık 1 çay bardağı kadar galeta unu

Ayrıca köfteleri kızartmak için de bir miktar daha galeta unu

Kızartmak için zeytinyağı

1-DSC_0394

1-DSC_0552

1-DSC_0582

YAPILIŞI:

Aynen daha önce verdiğim pırasa köftesinde olduğu gibi sebzeleri mümkünse buharda haşlayıp iyice süzülmelerini sağlıyoruz. Pırasa ve havucu robottan çekiyoruz ancak püreleştirmiyoruz.

Pirincimizi de yıkayıp iyice lapalaşana kadar pişiriyoruz. Burada su miktarı vermek doğru olmaz çünkü kullanacağınız pirincin cinsine göre değişecektir.

Soğumuş olan malzemeleri birbirine galeta unu yardımıyla karıştırıyoruz. Cevizini  ve baharatını kattıktan sonra avucumuzda galeta unu yardımıyla taneleyip kızgın yağda alt üst birer kez çevirerek kızartıp havlu kağıtta  beklettikten sonra servis tabağımıza alıyoruz.

Afiyet Olsun!

Not: Makrobiotik beslenmede  derin ve bol kızgın yağda kızartmak, kabul gören bir pişirme tekniği.

1-DSC_1519

Ayva Püresi ve Portakallı, Şekersiz Hafif Tatlı

22 Ocak 2013

1-AYV PORTAKALLI TART1

Zamanı geçmeden birkaç ayvalı tarif vereceğimi yazmıştım ya geçen hafta, işte biri daha geliyor. Bu defa oldukça sağlıklı bir şekle bürünerek geliyor. Hem tatlı hem de hem de zararsız. Bu tatlıyı tam manasıyla içgüdülerime dayanarak hazırladığımı yazmadan edemeyeceğim. Bildiğimle okuduğumu birleştirince ortaya çıkıverdi. Hafif bir tatlıyı tarif defterinize eklemek isterseniz buyrun denemeye…

1-DSC_1381 1-AYV PORTAKALLI TART

1-DSC_1383

MALZEMELER:

4 adet

1 adet orta boy ayva

2 adet portakal

2-3 çorba kaşığı doğal pekmez

1 çay bardağı portakal suyu

4 kaşık doğal süzme yoğurt

4 dilim milföy hamuru ( az yağlı olanları mevcut)

YAPILIŞI:-Milföy hamurlarını yan yana ekleyerek 4 adet büyücek yuvarlak kesiyoruz. Bunun için kesme kalıbı veya büyük bir bardak veya uygun boyda bir tabak kullanılabilir.

– 180 dereceye ısınmış fırında pişiriyoruz.

– Ayvayı ayıklayıp, portakal suyu ve pekmez ekleyerek iyice ezilene kadar pişiriyor ve püre haline getiriyoruz.

– Bu arada portakalları da fotoğrafta görüldüğü gibi kabuklarından ve zarlarından ayıracak şekilde dilimliyoruz.

-Pişen  hamurları  soğuyunca bir sandviçi ortadan ayırır gibi kesiyoruz içlerine ve hamuru kapattıktan sonra üstlerine ayva püresinden  bolca sürüyoruz.

-Üstünü de portakal dilimleri ile fotoğraftaki gibi süslüyoruz. Bu aşamada üzerlerine sadece bir fiske esmer şeker ilave edebiliriz. Fırınımızın ızgara bölümünde 5-6 dakika pembeleştirip, yanında süzme yoğurt( tatlı lor da kullanılabilir)ile servis yapıyoruz.

Arzu edersek servis tabağımızı biraz pekmez ve portakal kabuğu rendesi ile süsleyebiliriz.

1-DSC_1401

Vitamin Deposu, Ayva Çorbası

18 Ocak 2013

1-DSC_1365-001Ayvanın zamanı geçmeden, yani suyu çekilmeden birkaç ayvalı tarif vermek istiyorum. Bunların ilki “bizim evde kışın her akşam çorba olmalı ama aynı çorbaları yaparak bu kış geçmez” diyenlere. Ayva Çorbası. Vitamin deposu bu çorbanın sizin de tariflerinizin arasına gireceğine eminim.

MALZEMELER:

6 kişilik

3 adet orta boy ayva

1 adet orta boy patates

1 adet soğan

1 ¼ lt. et/kemik suyu veya su

1 adet portakalın suyu

2 adet defne yaprağı

1 fındık boyunda taze zencefil- arzuya bağlı

½ çay kaşığı tarçın

½ çay kaşığı karabiber

Tuz

Eğer et suyu kullanmadıysak o zaman 1/2 çorba kaşığı tereyağı veya 1 çorba kaşığı süt kaymağı

YAPILIŞI:

Ayvaların ve patatesin, soğanın kabuklarını ayıklayıp( eğer zencefil koyacaksak bu aşamada koyuyoruz) dilimledikten sonra suyunu da katıp mümkünse düdüklüde veya tencerede  pişiriyoruz. Eğer ayvanın çekirdeklerini bu aşamada çıkartmazsanız çorbanızın rengi pembeleşecek daha  güzel olacaktır. Çorbamızı tel süzgeçten geçirip bir başka tencereye alıyoruz. Bu defa baharatlarını ve defne yaprağını ve yağını ekliyoruz. Bir taşım kaynadıktan sonra defne yapraklarını alıyoruz.

Afiyet Olsun!

1-DSC_1360-001

Pırasa Ograten

15 Ocak 2013

1-DSC_1347

Rahmetli anneannem  bu yaptığım değişik yemekleri görseydi ne derdi acaba? Ona kalsa, bol kıymalı bir pırasa yemeği ya da pırasa köftesi neyimize yetmezdi. Üstelik o bizim yaptığımız kıymalı pırasayı da muhakkak ki beğenmez burun kıvırırdı, çünkü onun yemeklerindeki kıyma miktarı adeta sebzesiyle yarış ederdi . Bir kat sebze bir kat kıyma koyarak pişirdiği musakkaların tadı da o yüzden bir başka olurdu. Günümüzde artık sağlıklı beslenmek için yağ ve etten hafifletilmiş yemekler pişirmeye çalışılıyor, zira ne etler eski et, ne yağlar eski yağ. Tabii halis zeytinyağı ve halis tereyağını bunlardan ayrı tutmak gerek.

Pırasa son derece yaralı bir sebze olmasına rağmen mutfaklarımızda genellikle ya zeytinyağlısı ya da kıymalısı yapılagelmiştir. Benim mutfağımda da en çok köftesi yapılır. Bir de pırasalı börek vardır ki, eğer usulünce yapılmışsa tadına doyulmaz. Nadir de olsa bazı evlerde dolması da yapılır ama gelgelelim Avrupa mutfaklarında çok daha fazla yemeği yapılır pırasanın. Çiğden salatasını bile yapanlar vardır. Alman Fransız mutfaklarında sıkça yer alan sebze üzerine dökülen beşamel sosla hazırlanan “ograten”lerin arasında karnabahar, brokkoli, kabak gibi pırasa ograten de var. Ben de Alman şeflerden birinin kitabından aldığım bu tarifi deneyip sizler için fotoğrafladım.  Yumurtalı beşamel sosunu ve kaşar peynirini gören pırasa da diğer sebze arkadaşları gibi bambaşka bir şeye dönüştü. Biz afiyetle yedik. Şimdi sıra sizde.

MALZEMELER:

4 kişilik

½ kg. pırasa, tarife göre mümkünse daha beyazca tarafları( ben yeşillerini sevdiğim için onları da kullandım ama yeşillerin piştikten sonra kesilmesi gerçekten zor oluyormuş)

150 gr. yağsız kıyma

1 adet soğan

1 adet etli kırmızı biber( buzluğumdan çıktılar)

1 adet etli yeşil biber( buzluğumdan çıktılar)

1½ su bardağı süt

1 kahve fincanı tam buğday unu

1 yumurta

1/2 yemek kaşığı halis tereyağı veya 1 yemek kaşığı süt kaymağı

½ su bardağından biraz az İzmir Tulum peyniri rendesi

Az tuz, karabiber, pul biber

2 yemek kaşığı domates sosu

3-4 diş sarımsak

1-Pırasa ograten

YAPILIŞI:

Genişçe bir tavaya biraz zeytinyağı koyup altını açıyoruz. Birkaç diş sarımsak ekleyip hafifçe pembeleştiriyor ardından iyice yıkanmış ve yaklaşık 10 cm. uzunluğunda kestiğimiz pırasaları ekliyoruz. Pırasaları iyice yumuşayana ve renkleri dönene kadar ağır ağır, alt üst çevire çevire kavuruyoruz. Yumuşayan pırasaları boyuna olmak üzere bıçakla yarıp şekilleri bozulmadan alt üst edip biraz da kapak kapatarak pişiriyoruz. Toplam kavurma süresi 20- 25 dakika kadar. Ardından pırasaları bir spatula yardımıyla fırın kabımıza alıyoruz. Üzerine önceden pişirerek hazırladığımız kıyma harcını döküyoruz. (Bu harcı, soğan ve renkli biberleri,  iyice söndürdükten sonra içine kıymayı ve domates sosunu katıp biraz da su ekleyerek pişiriyoruz.)

1-PIRASA OGRATEN

En sonunda da içine bir yumurta ve peynirimizin yarısını kattığımız beşamel sosumuzu ilave ediyoruz. Kalan peyniri de üzerine serptikten sonra 40 dakika kadar 180 derecelik fırında pişiriyoruz.

Afiyet Olsun!

Benzer bir yemek de pırasalı patates fırında.

Yorumsuz!

14 Ocak 2013

lüfer

Anneannemin Portakal Reçeli

11 Ocak 2013

1-DSC_1312

Evvelki akşam geç saatte elime geçen sebze/ meyve kolimde beni en sevindiren şey gelen portakallar oldu. Paketi açar açmaz etrafa yayılan mis gibi portakal kokusuna dayanamayıp hemen bir tanesini kesiyordum ki,

-Dur! Dikkat et! Bizi keserken acele etme! Belki biz senin hep beklediğin portakallar olabiliriz.

Diye fısıldadıklarını duydum. Hemen bir tanesinin tepesini kesip yokladım. Evet, evet bu tam bir Yafa olmasa bile en azından reçel yapmaya uygun kalın kabuklu bir portakaldı. Yıllardır yapamadığım anneannemin portakal kabuğu reçelini yapabilirdim artık. Heyecanla portakalların kabuklarını rendeledim ve ayıklayıp bir kenara bıraktım. Dün sabah kalktığımda bugünkü yazım şekillenmiş sıra reçelimi yapmaya gelmişti. Oysa geçen yıl size karışık narenciye reçelimin tarifini verirken, şöyle demiştim.

“Bir zamanlar Yafa portakalı olurdu, şöyle armudi biçimde dibi genişçe, üst kısmı ise daha dar, kalın mı kalın kabuklu mis gibi bir portakaldı kendileri. Kabukları etine yapışmadan ayrılırdı. Nazlıydı, arkadaşlarından daha geç tezgahlarda boy gösterirdi kendileri. Kabuklarını güzelce rendeleyip sonra ayıklardık. İnce dilimler halinde keser sonra da kıvırıp rulo yapar kolye gibi ipe dizerdik. Bu kolyeleri şerbete atar, mis gibi portakal reçeli yapardık. Gelgelelim artık satışa sunulan portakalların ne cins olduğunu bile tanıyamaz olduk, nerede kaldı Yafa portakalını bulmak.”

Esasen uzun zamandır reçel tükeilmeyen evimde bugün insanı adeta sarhoş eden bir portakal kabuğu kokusu var ki bu anlatılamaz, ancak yaşanır. Umarım sizler de bu günlerde bu işe uygun portakala rastlarsınız ve kahvaltıda konuklarınıza sunacağınız şık ve lezzetli bir reçel yapabilirsiniz.

MALZEMELER:

4 Adet Yafa cinsi veya iyice kalın kabuklu portakal( Bu ölçü yarım kg. lık 1 cam kavanoz kadar olacaktır yani iki büyük su bardağı dolusu reçeliniz olur.)

4 su bardağı toz şeker

1 limonun suyu

Mutfak ipi ve iğnesi

1-108

YAPIŞILI:

Portakalları iyice yıkadıktan sonra kabuklarını rendemizin en ince tarafıyla hafifçe rendeliyoruz.

Sonra kabukları yaklaşık bir parmak kalınlığında şeritler halinde ayıklıyoruz.Burada dikkat edilecek nokta şudur. kabuk ne kadar kalınsa şeritlerin genişliği azalabilir, ancak kabuk istediğimiz kadar kalın çıkmamışsa o zaman şeritlerin enini genişletmemiz gerekir.

Çift kat ve düğüm attığımız bir ipe portakal kabuklarını kolye dizer gibi diziyoruz. Bkz. fotoğraf

1-portakal reçeli

İplerin iki ucunu sıkıştırarak bağladıktan sonra kaynamakta olan suya atıyoruz. Kaynayan suyu 3-4 kez değiştirmek suretiyle  kabukların acısının çıkmasını sağlıyoruz. İyice yumuşamış olan kabukları süzgece alıyoruz.

4 bardak şekeri üzerini 2 parmak geçecek kadar suyla şerbet haline getiriyoruz.Portakal dizilerimizi bu şerbete atıp kaynatıyoruz. Yaklaşık 20 dakika kadar sonra şerbet yavaş yavaş ağırlaşınca bir limonun suyunu ekliyor ve 10- 15 dakika kadar daha kaynatıyoruz.Kontrol etmek için şerbetten bir kaşık alıp bir cam tabağa akıtıyoruz. Şerbetin kıvamı hafif akışkan olmalı çünkü ancak tam olarak soğuduğu zaman koyulaşacaktır.

1-portakal reçeli1

Portakal dizilerini şerbetten ayırıp bir tabağa alıyoruz. Şerbeti kavanozlara sıcakken döküyoruz. Ardından iplerin düğümünü kesip portakallarımızı iplerinden çıkartıp kavanozlara koyuyoruz. Gördüğünüz gibi şekilleri artık bozulmayacaktır.

Reçelimizi serin bir ortamda( 16-17 dereceyi geçmemeli) saklıyoruz.

Afiyet Olsun!

1-DSC_1310

Makarna Pişiriyoruz / Mantar ve Bezelye Soslu Tagliatelle

08 Ocak 2013

1-DSC_1249

Haşlanmış makarnanın, aynı oranda yenecek ekmekten daha az kalori sağladığı ve bu yüzden de inanışın tersine şişmanlatmayan bir temel gıda maddesi olduğunu biliyor muydunuz? Evet, doğru görüyorsunuz, makarna şişmanlatmıyor. Ancak İtalyan kültürünün dünyaya tanıttığı o nefis makarna sosları var ya, işte bütün suç onlarda. Onlar işin içine girince bu masum yiyecek bir anda kalori deposu olabiliyor. Doğrusunu isterseniz ben de bugün size azıcık suçlu olsa da beğeneceğinizi umduğum ve benim çok sevdiğim bir makarna tarif edeceğim. Ama öncesinde genel olarak iyi makarna pişirebilmek için bilinmesi gereken bazı püf noktalarından bahsetmek istiyorum. “ Ne olacak  ki, alt tarafı bir makarna pişirirsin olur biter.” Dense de iyi pişmeyen veya lapalaşıp yapışan bir makarnayı kimse yemek istemez.

Haydi gelin, her an elimizin altında olan, bazen ana yemek bazen tamamlayıcı olarak soframıza gelen makarnayı pişirirken neler dikkat etmeliymişiz, bir bakalım.

Makarnayı  iki ayrı şekilde pişirebiliriz. Haşlayarak veya demleyerek. Haşlama makarna, içine sosu sonradan katılan, demleme makarna ise herşeyi birlikte pişirilen ve suyu hiç süzülmeyen makarnadır. Bugün haşlama makarnadan söz edeceğiz ama hemen çok yakında demlenerek pişirilen suyla veya sütle pişirilebilen makarna çeşitlerinden de söz edeceğim.

– Makarnayı haşlamak için her zaman büyük ve mümkünse yüksek bir tencere kullanmalı. Bugün piyasada bu iş için özel tencereler bulunuyor.

-Kullandığımız makarnanın paketinde yazan pişirme talimatlarına uyalım.

-Haşlama suyunun 100 gr. makarna için 1 lt. olması yani 5oo gr. lık bir paket makarna için yaklaşık 5 lt. su kaynatmamız gerekiyor.

-Haşlama suyu ancak iyice kaynayıp fokurdadıktan sonra içine bir miktar tuz atmalı sonra makarnayı tencereye koymalı ve ilk üç beş dakika tahta bir kaşıkla karıştırmalıyız. Bu şekilde haşlanan makarna yapışmayacaktır.

-Bilinenin aksine haşlama suyuna yağ eklenmemelidir. Makarnamız yağını sosundan alacaktır.

-Makarnamız çoğunlukla  8-9 dakikada pişecektir. Ancak pişip pişmediğini anlamanın kolay bir yolu da bir parça makarnayı mutfak fayansına fırlatmaktır. Eğer makarnamız düşmüyor yapışıyorsa, kendileri al-dente denen hafif dirice kıvamda pişmiş demektir.

-Haşlanan makarnayı hemen ayaklı ve ince delikli bir süzgeçten süzüyor, kesinlikle durulamıyoruz. Süzdüğümüz  makarna suyunu çorba yaparken kullanabiliriz. Böylece suya karışmış olan mineral ve nişastayı da ziyan etmemiş oluruz. Hatta bazı tariflerde kullanmak için bu sudan bir bardak saklamak gerekebilir.

-Süzgece aldığımız makarnayı hemen geniş bir servis tabağında sosuyla buluşturup, karıştırmak suretiyle bekletmeden servis yapmalıyız.

-Sadece soğuk olarak servis yapılacak makarna salatasının makarnasını ılık suyla durulayabiliriz.

Gelelim tarifimize.

1-DSC_1264

Daha fazlasını oku…

Sebzeli Tart

04 Ocak 2013

1-DSC_0859

Yeni yılın ilk konuklarına ikram edebileceğiniz ve ağırlıklı olarak kış sebzeleri kullanarak yaptığım bu tartı bakalım siz de benim kadar beğenecek misiniz? Evet her ne kadar benim fotoğrafımda yaz kabağı görünüyorsa da bu fotoğrafın kışa girmeden çok önce çekildiğini itiraf etmem gerekiyor. Bu tartı yaparken, renk farklılıklarını belirtmek için turuncu ve yeşil renklerin yan yana kullanılması gerekiyor. Kullanacağınız sebzelere kendiniz karar verebilirsiniz. Pırasa, havuç, pazı, balkabağı, patates, yeşil kabak gibi. Görüntüsü de en az tadı kadar güzel olan bu tart hem çay sofralarına hem de yemek yanına yakışabilir.

MALZEMELER:

Hamuru için:

Tuzlu tart hamuru yaparken, esasen tüm tart hamurlarında uyguladığımız bir kuralı tatbik ediyoruz. -Kullandığımız tüm malzemeler buzdolabından çıkmış olmalı. Hatta un bile.  Kullanacağımız yardımcı gereçlerin de bir süre soğutulması veya hamuru elle yoğuracaksak yanımızda ellerimizi soğutmak için buz dolu bir kase bulundurmak yararlı olur. Bir de una katılacak malzemenin sırası çok önemlidir. Un öncelikle yağ ile buluşmalı daha sonra soğuk su ve yumurta katılmalıdır. Ancak o zaman hamurunuz daha kıtır olacak ve ağızda dağılacaktır. Malzemeleriniz yeteri kadar soğuk olmadığında hamura daha fazla un ilave etmeniz gerekecektir.

24 cm. çapında kenarı açılabilen veya fırına girebilen bir kap( benim fotoğrafımda daha küçük bir kalıp kullanılmıştır)

200 gr. un mümkünse soğuk

75 gr. soğuk tereyağı! Önceden ufak parçalara bölünüp buzlukta bekletilmiş olmasını öneririm. Böylece hamur tutma sürecinde kolayca eriyip hamurumuzu bozmaz.

2 çorba kaşığı buz suyu Bir fincan suya atacağınız bir iki buz parçası suyunuzu hemen buz suyu haline getirir.

1 Adet buzdolabından çıkmış yumurta

1 fiske tuz

Dolgusu için:

2 adet orta boy havuç, ince şerit halinde kesilmiş haşlar suda yumuşatılmış

1 havuç kadar balkabağı, kesilebildiği kadar ince şerit halinde kesilmiş, haşlar suda yumuşatılmış( balkabağı koymak istemezseniz diğer sebzeleri artırırsınız)

2 -3 adet sakız kabağı veya haşlanmış pırasa yaprağı

10- 12 adet ıspanak veya pazı yaprağı sıcak suya batırılıp çıkarılmış

3 yumurta

150 gr. süt

200 gr. dil peyniri

50 gr. rendelenmiş İzmir tulumu veya bir çorba kaşığı kadar parmesan

Az tuz ve karabiber

1-sebzeli tart

YAPILIŞI:

Una ilk önce buzluktan çıkarttığımız ufalanmış tereyağımızı yediriyoruz. Bu işlem sırasında ellerimizin de soğuk olması lazım. Bu işi mutfak robotunda yaparsak daha hızlı ve kolay sonuç alırız. Un yağla birleşirken dağılacak, kum kum olacak. Sonra tuz, buz suyu ve yumurtayı da ilave edip hamuru pürüzsüz bir hale gelene kadar hızlı bir şekilde yoğuruyoruz ve buzdolabında bir süre dinlenmeye bırakıyoruz.

Hamurumuzu dolaptan alıp iki parça yağlı kağıt veya naylon arasında en fazla ½ cm. kalınlığında  ve kalıbımızdan biraz daha geniş açıyoruz. Sonra hamuru hafifçe unladığımız kalıba yayıyor, kenarlarını yükseltiyoruz.

Fotoğrafta görüldüğü gibi sebze ve dil peynirlerini renk sırasına dikkat ederek diziyoruz. En son yumurta ve sütü çırparak üzerlerine gezidiriyor,peynir rendesini de serpip 180 dereceye ısıtılmış fırına veriyor, yaklaşık 35-40 dakika kadar pişiriyoruz. Hamurumuz incecik olduğundan çabuk pişecektir. Sebzelerin renklerinin kararmamasına dikkat ediyoruz.

Ilık servis yapıyoruz.

Afiyet Olsun!

1-DSC_0856

Güle Güle, Hoşgeldin…

30 Aralık 2012

1-1001Güle güle 2012!

365 gündür bize yaşattığın iyi, kötü herşey için sana teşekkür ediyoruz. Artık bu gece bizim misafirimizsin.

Yarın bu saatlerde  yepyeni bir yılı neşeyle karşılayacağız.

Bütün Mutfakpenceremden takipçileri adına ,

Hoşgeldin 2013!