Yoldaydık geçtiğimiz hafta. Ayın son günlerinde Kalkan’daydık her yıl olduğu gibi. Denizin en güzelinde yılın yorgunluğunu atmaya çalışıyorduk. Tatil güzel de dönüş yolculuğu olmasa… Maalesef pazar akşamı İstanbul’a dönüş yine bir çileydi. Balıkesir’e kadar neyse de ondan sonrası dur kalk şehir içi trafiği. Yol boyu Gelenbe’nin kavunu, Manisa’nın üzümü, Aydın’ın inciri, diye diye geldiğimiz Bursa’da artık şeftali alacak ne yerimiz, ne de zamanımız kalmıştı. Mudanya’ya bile ancak Trilye üzerinden gelip vapurumuza ancak yetiştik. Yol boyu tarlalar kamyon kamyon domates gönderiyordu salça fabrikalarına. Üzüm gördük, yol kenarlarına yayılmışlar; kurusunlar diye. (Doğrusu egzos kirliliği içinde kuruyan o üzümleri nasıl tüketeceksek?) Biberler, bamyalar, patlıcan ipe dizilmişti bile. Büyükada’da da asma kabağı çıkmış, nazlı nazlı benim gibi meraklısını bekliyordur şimdi. Geçtiğimiz yıl verdiğim tariflerin linklerini paylaşıyorum şimdi, hatırlatma olsun diye.Ama bununla kalmayacak eylül ayı etkinliklerimiz, turşular kurulacak, yaş tarhana hazırlanacak. Okullar açılıyor, çocuklar eve aç gelecek, onları da düşünecek, sağlıklı atıştırma tarifleri vereceğiz.
Hepinize sağlıklı sonbahar günleri dilerim.
https://mutfakpenceremden.com/2014/09/01/asma-kabagi-receli/
“Denizgöründü” Ne güzel bir köy ismi değil mi?
Zaman garip bir şey; bir bakıyorsun kaplumbağa misali, bir bakıyorsun sesten hızlı… Ayak uydurmak zor olabiliyor bazen. Nereden zamana takıldım bugün biliyor musunuz? Sevgili Elif, Neslihan ve Bülent Genç ailesinin Denizgöründü günlüklerini takip ederken birden onların kentten köye göçlerinin başlangıç tarihine baktım da, işte o anda sorgulamaya başladım zamanı. Çiftliğe ilk tohumu attıklarında gelen fotoğraflarla son yayınladıkları fotoğraflar arasındaki muhteşem farkı gördüğümde sanki aradan yıllar geçmiş gibiydi.( benim için yani) Sonra döndüm, ilk paylaşımlarının tarihlerine baktım; aaaaa, araziye kondurdukları yuvalarının temelini atalı( yoksa çakalı mı demeliyim )henüz bir yıl bile olmamış. Yanılıyor muyum diye bir kez de kızıma sordum. (Daha önce bu konuda paylaştığım yazımı okuyanlar bilirler; Genç ailesi kızım Burcu’nun çok yakın arkadaşlarıdır. Özellikle de küçük Elif.) Burcu da önce bir düşündü, sonra doğruladı beni. 2014 Baharında satın almışlar Bülent’le Neslihan Çanakkale merkeze bağlı Denizgöründü köyündeki arazilerini. Yani şu an köyde, toprakla haşır neşir ve yarı yerleşik olarak ilk yazlarını geçirmekteler. Neslihan’ın işi nedeniyle henüz bütün aile sürekli birlikte yaşayamıyorlar çiftlikte ama bildiğim kadarıyla kentten tamamen kopmalarına çok az kalmış. Genç ailesini Burcu Bayramiç’te yaşadığı süreçte tanımıştık. Yani tanımıştık derken, hani birlikte zaman geçirdik dersem yalan olur. Sadece on dakikalık bir karşılaşma ve sonrası Burcu’nun deklanşöründen ve anlatılarından kurulan bir dostluk demeliyim tanışıklığımıza. Bir de tabii Bolo Bolo’da sevgili Neslihan’la bir kez daha görüştüğümüzü eklemeliyim. Şimdilerde küçük Elif’i görmek ve köy yaşamına yakından şahit olmak için can atıyorum. Tabii Denizgöründü Çiftliği de son derece ilgimizi çekiyor. Ne de olsa az kaldı bizim de köye göçmemize…
Çiftlikte bu zaman içinde neler olmuş bitmiş bakmadan önce size biraz Genç ailesini tanıtmalıyım; Neslihan ve Bülent bir yıl öncesine kadar beton duvarlar ve yürüyen konserve kutularına mahkûm bir şehirde yaşayan sanatçı bir çifttiler. Oysa on yıllık beraberliklerinde hayallerini hep doğada yaşamak üzerine kurmuşlardı. Onlara kalsa beş yaşındaki kızları Elif de doğada dünyaya gelmeliymiş ama olmamış. Neyse ki Elif okula başlamadan önce köye tamamen yerleşmiş olacaklar. Zaten Elif için şehirde geçirdikleri günler günden sayılmıyor. Onun da gözü anne babası gibi hep duvarsız mekânlarda, yeşillerde, toprağa kök salmış bitkilerde, koyunlarda, keçilerde özgürce koşan tavuklarda…
Burada noktayı koyup kızım Burcu’nun 2014 sonbaharında Yeşil Gazete’ye yazdığı yazıyı tekrar paylaşmalıyım. Ne de olsa o da Genç ailesinin doğadaki ilk yuvalarının inşaatı sırasında kısa bir süre için de olsa yanı başlarındaydı.
Neslihan ve Bülent’in göç sürecini ve köy yaşamlarını bu yazıdan sonra kendi kaleme aldıkları Denizgöründü Mektupları’ndan daha yakından takip edebiliyoruz.
Her iki yazıda da en çok ilgimi çeken satırlar Elif’in köy yaşamına ne kadar hızla ayak uydurmasıyla ilgili olanlar. Hele hele köpekleri Badem yeni hayatını sevsin ve kolayca alışsın diye kulübesinin önüne çiçekler koyması yok mu…
Evet, nasıl demişler; “ Hayaller ancak kurulunca gerçekleşen şeylerdir ”
Genç ailesinin hayalleri de geçtiğimiz sonbaharda gerçekleşmeye başlamış.
Gerek Bülent gerek Neslihan o kadar güzel kelimelere dökmüşler ki çiftlikte geçen zamanı, insanın üzerine bir şeyler yazması inanın kolay değil. Ancak Bülent’in şu yorumunu yazılarından cımbızlamadan duramadım:
“Doğa işini bilir”
Kar ve soğuktan öldüğünü sandığı ekinlerinin kar altından sapasağlam çıktığını görünce sevinen Genç ailesinin arkadan gelen donla ürünlerini alamadan kaybetmesi karşısındaki yorumuydu bu kısacık cümlecik. Az, öz, bilge… Doğayı kabullenme, uyumlanma.
Yeter ki atalarımızın sözüne kulak verelim, doğa armağanını veriyor,atalık mercimek tohumundan 2 avuç ekip 2kilo aldık.tohumlarımız çoğalıyor. Toprak, ne verirsek çoğaltıp geri veriyor, diyor Bülent.
Son konuşmamızda duyduğuma göre küçük Elif bu yıl evlerinden tam 20 km uzakta,Çanakkale’nin Güzelyalı köyünde on kişilik,toplu eğitim yapılan bir okulun tek sınıfında eğitimine başlayacakmış. Çok mutlu bir eğitim süreci olacağını tahmin edebiliyorum şimdiden.
Sahi bu köyün adının neden Denizgöründü olduğunu da yazacaktım değil mi; efendim bu köyde sadece gün batımı olduğunda uzaklardan deniz görünürmüş de ondan. Umarım Genç ailesi yıllarca köylerinden mutlu musmutlu günbatımları izlerler…
Mikro Herküller yeniden gündemde
Tam da şu sırayenidengündemimizdeler
“Fasulye, nohut, mercimek gibi baklagilleri pişirmeden önce neden suya yatırdığımızı biliyor muydunuz? Evet, aynen ben de birçoğunuz gibi kolayca pişsinler diye biliyordum. Meğer bambaşka bir sebebi varmış efendim. Meğer bu tür bakliyat ve ceviz, fındık, badem gibi kuru yemişler suda bekletildiklerinde özlerine dönerler ve ancak o zaman bize yararlı olurlar” mış. Bu önemli bilgiyi dün sabahki konuğum Gökçe Ayça Gündüz’ den öğrendim. Yıllarca reklam sektörüne hizmet ettikten sonra kendi markası olan Doğaçlama’yı yaratan Gökçe Hanım dün sabah elinde bir paket tazecik filizle ziyaretime geldi. Bezelye, buğday, yeşil mercimek ve maş fasulyesi filizlerini açtık, masaya geçtik, atıştırmaya başladık; yani ben atıştırdım, Gökçe Hanım sorularımı cevapladı. Sohbet ilerledikçe aramızdaki “hanım “sözcüğünü kaldırdık ve kırk yıllık tanışlar gibi konuşmaya devam ettik. Konu sağlıklı beslenme olunca, üstelik pek çok ortak ilgi alanımız olduğunu anlayınca sohbet iyice derinleşti; konumuz sevgili Gökçe’nin mikro herküller diye adlandırdığı filizlerin dışına taştı. Hep diyorum ya; hayat nerede olursanız olun benzer konuları konuşabileceğiniz kişileri karşınıza çıkartıyor. Buna artık tesadüf demiyoruz…
Gelelim şu mikro Herküller’in yararlarına soframıza nasıl gelebildiklerine ve Gökçe’nin hedeflerine…
Hepimiz ilkokuldayken en az bir kez olsun pamuk altında fasulye çimlendirmişizdir. Her gün sulanan fasulyeler bir iki gün içinde pamuğu delip yeşil filizlerini dışarı gönderirlerdi ya işte sistem aynen böyle işliyor. Elli gram nohuttan yaklaşık yüz elli gram nohut filizi elde etmek mümkün oluyormuş. Yani bir tabak filiz elde etmek için azıcık bakliyat veya buğday yeterliymiş. Şimdi diyeceksiniz ki bir tabak pastırmalı kuru fasulye dururken ne diye fasulyenin filizini yiyelim. Bunu da sordum tabii. İşte Gökçe’nin ağzından cevabı:
“Öncelikle, filiz olunca fasulyenin, nohutun o beklenmedik “gaz” etkisini karnınızda yaşamak zorunda değilsiniz. Midenizi yormadıkları için rahatlıkla yiyebiliyorsunuz. Kendi kendilerini sindirebilecek ve vücuda ihtiyacı olan dinlenmeyi sağlayan canlandırıcı enzimlere sahipler. Bakın bu önemli, çünkü normalde vücudumuz enerjisinin %60’ını gıdaları işlemeye harcıyor. Filiz yediğimizde ise sindirmek ile uğraşmak zorunda kalmıyor, böylece hastalıkları önlemek gibi daha önemli şeylerle ilgilenmek için serbest kalıyor. Çiğ besinlerin böyle bir artısı var. En basitinden sizi tok tutuyor, iyi hissettiriyor ve canınızın olur olmaz şeyler çekmesini engelliyorlar. İyileştirici güçleri var. Sindirimsel vazifeleri hafifletiyorlar.
Ayrıca filizler et kadar protein içeriyorlar. Düşük yağlı, yüksek lifli ve kolestrolsüz yüksek protein içerikleri ile ete, tavuğa, balığa da alternatifler. Vejetaryen beslenenler içinse bulunmaz nimet…
İstemesek de günümüzde “asidik” bir hayat sürüyoruz. Vücudumuzun “alkali” beslenmeyle dengeyi bulması gerekiyor ve filizler de alkali besinler.”
Buğday filizi
- Kendi kendilerini sindiren enzimlere sahip olduklarından kolay hazmedilirler, gaz yapmazlar.
- Ete yakın miktarda protein içerirler.
- Canlı olduklarından besin değerleri yüksektir.
- Kuru bakliyat ve tahıl hallerine göre vitamin, antioksidan ve enzim değerleri %800’e kadar artar.
- Lif içerikleri yoğundur.
- Tahıllarda bulunan glüten gibi alerjenler, filizlenme ile çok düşük miktarlara gelirler.
- Kuru bakliyat ve tahılda bulunan, vitamin, protein ve minerallerin emilimini azaltan fitik asitin zararlı etkisini minimize ederler.
- Glisemik indeksleri ve kalorileri çok düşüktür.
- Eh bunca sağlıklı yönlerinin yanında çok da lezzetliler!!!

Nohut filizi
“Filizler çok çeşitli tüketilebilirler. Çiğ ya da pişirerek yiyebilir, salatalardan hamburgere, dip soslardan çorbalara kadar hazırlayacağınız birçok yemeğe katabilirsiniz. Hatta çok besleyici ekmekler de yapabilirsiniz. Sebzeli ya da et dürümlere çok yakışırlar.”
Biraz buharda haşlayıp zeytinyağı ve limonla lezzetli bir ara öğüne dönüştürebilirsiniz. Smoothie’lerinizin içine bir avuç atabilirsiniz. Filizler aynı zamanda hem spordan önce mideyi yormadan hem de sonrasında protein kaynağı olarak yiyebileceğiniz şahane bir seçenek.
Maş fasulyesi filizi
Sohbet ilerleyip de sevgili Gökçe’nin filizleri ısıl işlem görmeden özel kurutucu makinelerde kurutup özel bir blenderde yine hiç ısınmadan un haline getirmeyi hedeflediğini duymak beni epey heyecanlandırdı. Bu noktada yine Gökçe’nin kendi cümlelerine döneyim:
” Hedefim, sağlıklı filiz unlarından mayasız ekmek ve unlu mamuller yapmak, filiz suları, özellikle buğdaydan şıra elde etmek, gronala yapmak ve alkali beslenmek isteyenlere biraz olsun yardımcı olmak, bildiklerimi atölyeler yaparak paylaşmak. Öğretmekten kaçmıyorum. Şu anda bile blogumda denediğim tarifleri paylaşıyorum.”
Gökçe en son filizleri yaş haliyle kullanarak da çok nefis bir ekmek yapmayı başarmış. Bana tarifini verdi. Ancak ben ondan aldığım filizlerle birazcık da kendi ekmek deneyimlerimi birleştirerek aynen onun dediği gibi doğaçlama bir ekmek yapmayı deneyeceğim. Bakalım nasıl olacak? Sonucu paylaşacağım. Bu arada blogunda paylaştığı tarifleri de denemeye değer,hem göze hem damağa hem mideye hitap ediyorlar.
Gökçe şimdilik kendi çevresine günlük taze filizlerini özel karton kutular içinde kuryeyle göndermeye çalışıyor. Bu konuda detaylı bilgiye http://www.dogaclama.com/#!iletisim-siparis/c3ph dan ulaşabilirsiniz. Bu arada kendisinin istediği gibi bir ambalaj bulabilmek konusundaki şikâyetini buradan duyurmak isterim. Maalesef hem kendisi hem kapağı geri dönüşüme uygun ve içindeki ürüne zarar vermeyen bir ambalaja ulaşmakta çok zorlanıyormuş. Bu tür ambalaj malzemesi üretenlerden detaylı bilgi bekliyor Gökçe. Benden iletmesi…
Gökçe Ayça Gündüz’ün hikâyesi :http://www.dogaclama.com/#!hikayem/ct7j
Biliyorsunuz dünyamız eski dünyamız değil; değişim çok hızlı oluyor. Gıda allerjileri hayatımızı olumsuz etkiliyor. Özellikle hasta çocuk sayısı gün günden artıyor. Durum böyle olunca sağlıklı beslenme konusunda yazılıp çizilenlere daha fazla kulak vermek gerekiyor; tabii doktorların uyarılarına da … Bu bağlamda bugün bize yararlı deneyimlerini paylaşan Gökçe Ayça Gündüz’e teşekkür eder, başarılar dilerim.
Kapanışı benim gibi kelimelerin gücüne inanan Gökçe’nin sözleriyle yapmak istiyorum:
“Bundan sonra her tohumun şifasının artması için filizlendirme yaptığım her bir kabın üzerine pozitif cümleler yazmaya karar verdim. Böylece onlara şükranlarımı da sunmuş oluyorum. Ayrıca her su değişiminde de cümleleri tekrarlıyorum: “Seni seviyorum. Sana teşekkür ederim…”
Bu son cümleciği soframıza getirdiğimiz her sey için söylemeliyiz bence.
Ne yiyeceğiz?
Belki gözünüzden kaçmıştır diye Tuba Şatana’ nın yazısını paylaşayım istedim.( Radikal.com.tr)
Tarım, tavuk, yumurta, GDO, ilaç, tekrar….
26/07/2015
A+ A–
Her gün sizi besleyen, vücudunuzun işlemesini sağlayan gıdalar vücudunuza zarara vermeye başlıyor. Salgı sistemi, hormon sistemimizi etkiliyor, kanser artıyor, obezite artıyor, alerji hastalıkları artıyor
Tavuk eşittir ucuz protein kaynağı. Çok ucuz. Bir kilo domates fiyatına bir kilo tavuk. Geçen gün köşedeki peynirci satıyordu 30 yumurta 6 lira.
16 Temmuz 2015 tarihinde Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR) talebiyle Biyo-güvenlik kurulu yeni GDO’lu yemlere, mısır ve soyaya izin veriyor. GDO’lu 3 mısır çeşidi ve 2 soya çeşidine.
Biyo-güvenlik Kurulu’nun internet sayfasında GDO’lu ürünlerin risk ve sosyo-ekonomik raporları var, sayfa sayfa.
Sosyo-ekonomik komitesi değerlendirme raporlarından bir tanesini açtım MON89034xNK603, bir mısır çeşidi için düzenlenmiş bu rapor, bu ithal edilmesi kabul edilmemiş, genetiği ile oynanmış bir mısır çeşidi; şunlar yazıyor:
“Halk sağlığını yakından ilgilendiren gıdanın; bol ve ucuz üretilmesi gerekmektedir. Özellikle hızla artan dünya nüfusuna paralel olarak ucuz, kaliteli ve sağlıklı yem ve gıda maddesine olan talep her geçen gün artış göstermektedir. Ancak; gıdanın bol ve ucuz olması yanında sağlıklı olması da büyük önem taşmaktadır. Özellikle ülkemiz ve tüm dünyada obezite, kanser, şeker ve kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artmaktadır. Özellikle pancar şekerine (sakkaroz) göre çok ucuz olması nedeniyle tercih edilen nişasta bazlı şekerlerin üretiminin sınırlandırılması çeşitli hastalıkların oluşumunu tetikleyen obeziteyi önleme açısından büyük önem arz etmektedir. Ayrıca GD mısır çeşitlerinde kullanılan herbisitlerin kalıntılara bağlı olarak toksik yan etkilerinin görülmüş olması halk sağlığı açısından önemli bir risk olarak görülmektedir.”
Sonra bir de BESD-BİR tarafından artık tavuk yemlerinde kullanılacak mısır türlerinden biri olan MIR604 ile ilgili raporlara baktım. Aynı cümleler!
Sonuç olarak yazanlar:
“Sosyo-ekonomik değerlendirme komitesi, MIR604 Mısır Çeşidinin gıda olarak kullanımı amacıyla yapılan ithalat başvurusunun, gerekli bilimsel araştırma ve değerlendirmeler sonucunda uygun olmadığına karar vermiştir.” Bu artık tavuk üreticiler tarafında kullanılacak olan GDO’lu çeşitlerden bir tanesi.
Risk raporunda ise, yani uzun ismiyle Gıda Amaçlı Kullanılmak Üzere İthalatı İstenen Genetiği Değiştirilmiş MIR604 Mısır Çeşidi İçin Bilimsel Risk Değerlendirme Raporu’nda ise;
“Ülkemizde GD (genetiği değiştirilmiş) bitkilerin yetiştirilmesi kanunen yasak olduğundan çevresel risk değerlendirmeleri; MIR604 mısır çeşidinin kullanımı dikkate alınarak gıda ve yem olarak tüketimi sonrası sindirim sisteminden başlayıp dışkı ve gübre şeklinde indirekt şekilde maruz kalma, GD ürününü taşıma, depolama ve işleme esnasında kazayla çevreye yayılma riskleri ile sınırlı tutulmuştur.”
Raporlarda ayrıca bu genetiği değiştirilmiş organizmaların, hayvanların dışkısından toprağa ve suya karışacağı, uzun dönemde olumsuz etkilerinin görüleceği ile de oldukça detaylı paragraflar var.
Bu GDO’lu yemlerin, yani genetiği değiştirilerek haşere ve pestisitlere dayanıklı hale getirilen mısır ve soya cinslerine yediğiniz tavuk ve yumurtalarda yem olarak kullanılması talebine Biyogüvenlik Kurulu izin verdi… Yorumu size bırakıyorum.
Gene öte yandan, tarımda kullanılan ilaçların normal değerlerin kat kat üzerinde olduğu ile ilgili haberler okuduk, geçtiğimiz haftalarda. Görünüşü düzgün ürün, daha çok ürün almak için yapılan ilaçlama, maalesef haşere ve böceklerin artan dayanıklılığı yüzünden daha da arttırılıyor.
Peki ilaçlar haşereleri yok ediyor, o zaman iyi bir şey değil mi? Tabii ki değil. Ürünlerdeki ilaç kalıntıları öyle yıkamayla falan geçmiyor ki, bir de buna direkt olarak maruz kalan tarım işçilerini düşünün…
Ve her gün sizi besleyen, vücudunuzun işlemesini sağlayan gıdalar vücudunuza zarara vermeye başlıyor. Salgı sistemi, hormon sistemimizi etkiliyor, kanser artıyor, obezite artıyor, alerji hastalıkları artıyor. Arabanıza en iyi marka benzini alırken kendi vücudunuza işlesin diye koyduğunuz ürünler sizi hasta ediyor. Bunu ben söylemiyorum doktorlar söylüyor.
Bir de üzerine GDO’lu tohumları koy.
Meyve sebzedeki ilaç yetmezmiş gibi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı büyük bir kara liste yayınladı gene geçtiğimiz günlerde. Yoğurdun içinde nişasta mı ararsın, bitkisel yağ mı, peynirler keza, o kendine şarküteri diyen pembe sosis ve salamlarda, sucuklarda, sakatat, at eti, kanatlı eti, bağırsak ne ararsan…
Ucuz gıda, kara liste gıda. Bazen ucuz bile değil ya kara listeye giren markalar…
Peki ne yiyeceğiz diye sormayın. Çiftçinizi tanıyın, ürünlerinin tohumları atalık tohum mu sorun, koca süper marketlerde mevsimsiz, tadı kağıt gibi sebze meyve yiyeceğinize pazarlara gidin, gidebiliyorsanız organik pazarlara gidin. İlaçsız, hormonsuz, antibiyotiksiz, normal boyutlarında büyümüş, birbirine benzemeyen, toprakla ilişkisini sürdüren çiftçilerin yetiştirdiği ürünlerden alın. Paranızı aracılara değil çiftçiye harcayın. Toprakla uğraşan insan güzel insandır, bakın yüzlerine anlayacaksınız ne demek istediğimi… O bir demet maydanozun kokusunu içinize çekin, buzdolabını açınca ne güzel havuç kokmuş dolap deyin, tadını alamadığınız için 3 şeftali yerine bir tane gerçek şeftali yiyin, gerçek gıdayı hatırlayın ve yeni nesile aktarın. Hani büyüdüğümüz gıdayı.
Zehirlemeyin kendinizi.
Nice bayramlara…
Tam Zamanıdır: Erik Pestili
Bu yıl İstanbul’a yaz gelmek bilmedi bir türlü. Ne reçellere yetti güneş, ne pestile… Temmuz ayını gördük ama gerçekten güneşten çok bulut gördük bu güne kadar. Bugün sevgili arkadaşım Lâle’nin Burhaniye güneşinde tam üç günde hazırladığı pestilleri görünce hemen tarifini paylaşmasını rica ettim, tabii fotoğraflarını da…Sağ olsun hemen gönderdi. Ben de size paylaşıyorum. Bakalım nasıl yapmış:
Malzeme:
Sadece arzu ettiğiniz kadar kırmızı erik. Bildiğimiz bahçe eriği.
Yapılışı:
Arkadaşım erikleri çok kısa bir süre haşladıktan sonra çekirdeklerini kolayca çıkartmış ve bundan sonra erikleri kabuklarıyla birlikte düdüklüde haşlamış. Sonra el blenderiyle iyice püre haline getirmiş ve pyrex tepsilere 1 cm kalınlığında dökmüş. Üç gün boyunca üzerlerini tülbentle örterek güneşte kurutmuş. Sonrasında da incecik şeritler halinde keserek fotoğrafta da görüldüğü gibi naylonlara sararak paketlemiş. Şimdi pestilleri buzdolabında saklayacak. Ellerine sağlık Lâleciğim. Bu arada kendisinin bir notu var; plastik kaplarda donma süresi daha uzun oluyormuş, metal veya cam kaplar daha uygunmuş.
Erkek soğanla dible yaptım
Herkese günaydın,
Soğanın da erkeği dişi oluyor.Duymuşsunuzdur. Duymak başka da görmek daha başka bir şeymiş. Ya da benim gibi görüp de anlamamak da oluyormuş. Neyse bu yaşımda hem gördüm hem öğrendim hem de yemeğini yaptım. Bahçesinde ekip biçenler bilirler; pırasa ,soğan sarımsak gibi bitkilerde tohum aşamasında tam ortasından çıkan ve tohumları taşıyan dala o bitkinin erkeği denir. Erkek soğana halk arasında soğan zibeği de denir.
Lâfı uzatmayacağım. Köy hayatı süren kızımı artık hepiniz biliyorsunuz sanırım. İlk onların bahçesinde görmüştüm. Sonra Nazilli İpek Hanım Çiftliği’nin listesinde de görünce hemen ısmarladım. Yaygın olarak yumurtalı kavurması yapılırmış ama ben kızımın tavsiyesine uydum ve diblesini yaptım. Esasen kuru soğanla kavrulan sebzeye eklenen az miktarda pirinç veya bulgurdan oluşan Karadenizliler’e has bir yemektir dible. Karadenizliler üzerine tereyağı dökerek sıcak yese de Egeliler bu yemeği zeytinyağıyla pişirip ılık yemeyi tercih etmişler. Bence iyi de etmişler. Üstelik domateslisini de yapmışlar.
Ne Kullandım?
Bir demet erkek soğan ( yaklaşık bir demet taze soğan kadar )
1/2 çay bardağı pirinç veya bulgur
2 yemek kaşığı zeytinyağı
Tuz, karabiber, pul biber
Nasıl Yaptım?
Soğanların başındaki sert kısmı kestikten sonra bir parmak eninde doğradım. Zeytinyağında yavaş yavaş çevirip yumuşamasını bekledim.Sonra üzerine bir bardak sıcak su ve yarım çay bardağı yıkanmış pirinç ekledim. Tuzunu da ilave edip, tenceremin kapağını kapattım. Altını kıstım, soğanlar iyice yumuşayana kadar pişirdim. Karabiberini ektikten sonra ılık ılık tadına doyum olmadı. İsterseniz az limonla da tatlandırabilirsiniz. Bu miktar sadece 2 kişi içindir.
Hem yağsız hem unsuz,hem şekersiz üstelik gulutensiz muffin
Geç kaldığımı biliyorum ama nedenleriyle başınızı ağrıtmayacağım. Doğrudan konuya girmek istiyorum; şu son yıllarda sık sık karşımıza çıkan guluten hassasiyeti olayı benim eşim için de söz konusu şimdi. Nasıl teşhis oldu, ne belirti verdi bunlara da girmeyeceğim çünkü bu sayfada yeri yok, ancak benim de mutfağımda tepeden aşağıya değişikliklere sebep olduğu önemli bir gerçek. Bu yüzdendir daha fazla bu hassasiyeti olanlara göre tarifler denemeye çalışıyorum. Bu günkü kek/ muffin tarifiyse yazı evi (http://www.yesimcimcoz.com/)arkadaşlarımdan Sibel’e ait. Kendisi kek kalıbında yaparak getirdiği bu keki ufak muffin kalıplarında denememizi önermişti. Ben de öyle yaptım. Yemesi daha kolay oldu gerçekten. Guluten sorununuz olsun olmasın, diyet mi yapıyorsunuz, unsuz, şekersiz sağlıklı tarifler mi arıyorsunuz, işte bu tarif tam size uygun…
Gelin bakalım nasıl yapmış, ben nelerle oynadım, nasıl yaptım?
Neler gerekiyor:
10 muffin için
3 yumurta
Kâse ölçüsü fotoğrafta gördükleriniz gibidir.
1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış kuru kayısı( gün kurusu)
1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış kuru incir veya kuru mürdüm eriği
1 kâse suda bekletilmiş ufak doğranmış hurma veya elma kurusu
1 kâse suda bekletilmiş yaban mersini veya çekirdeksiz kuru üzüm
2 kâse tepeleme dolu çekilmiş fındık ve ceviz içi / tercihen kavrulmamış fındık kullanmak glutensiz beslenenler için daha uygundur. İki kâse kuru yemişi, fındık, badem, ceviz olarak da birleştirebilirsiniz.
Arzuya göre, bir çay kaşığı dolusu tarçın, 2 tatlı kaşığı keçiboynuzu tozu ve/veya glutensiz kakao eklenebilir.
Ben incir yerine elma kurusunu tercih ettim. *Keçi boynuzunu da kakao yerine kullandım.
Nasıl Yaptım?
Önce kuru meyvelerimi ılık suda bekleterek işe başladım. İyice yumuşadıklarına emin olunca süzdürüp ufak ufak doğradım.
Kuru yemişleri robottan çektim.Un haline getirmedim ama siz isterseniz un haline de getirebilirsiniz.
Sonra muffin kalıplarımı tepsiye hazır ettim.
Üç yumurtayı kek yapar gibi çırptım, diğer malzemeyi içine kattım, iyice karıştırdım ve muffin kalıplarıma kaşıkla doldurdum.
180 derece fırında yaklaşık 30 dakika pişirdim. Beş dakika fırında beklettikten sonra dışarıya aldım. Soğuduktan sonra kahveyle birlikte tadına baktım. Evet, olmuştu. Arkadaşımın getirdiği kekin tadını yakalamıştım. Şimdi sizinle de paylaşabilirim, dedim ve geçtim klavyemin başına…
Denemek isteyenler, haydi mutfağa!
Sevgiyle , afiyetle kalın.
Keçi boynuzu hakkında:
*http://www.dioskorides.net/content/20-keciboynuzu-tozu-nasil-kullanilir-faydalari-nelerdir
Çandır, canmış meğer…
Merhaba herkese,
Beni takip edenler bilir, kızlarımın küçüğü bundan üç yıl önce işi gücü bırakıp farklı bir yaşama doğru yuvadan uçmuştu. O gün bugündür o köy senin bu kasaba benim; çalışa, danışa, kentten köye göç serüvenini sürdürmekte. Nerelere gitti, bugüne kadar neler yaptı, bu serüven aslında tam olarak kaç yılında başlamıştı? Bütün bunların cevapları detaylarıyla onun kendi sayfalarında okunmayı bekliyor. “https://heryerbenimevimdir.wordpress.com” Burcu bir yıldır arkadaşlarıyla birlikte biraz olsun göçebelikten yerleşikliğe doğru yeni bir adım attı. Şu sıra toprakla haşır neşir olmayı, kendi ürettiği keçe işleriyle şimdilik ufak da olsa ihtiyaçlarını karşılayacak gelir elde etmeyi, dikiş dikmeyi öğrenirken bir yandan da onun gibi düşünen, onun gibi kendi ürettikleriyle geçinmeye çalışan, onun gibi yaşamayı hedefleyenlerle bir araya gelmeye, topluluk olmaya çalışıyor. Bakın şimdi yine Burcu’nun kendi kelimelerine kendi anlatısına ihtiyaç duydum. Onun ve onun gibi düşüneneler için topluluğun ne anlama geldiğini en doğru şekilde yine Burcu’nun kendisi anlatabilir. Bu yüzden ben sınırlarımı bileceğim ve size kızımın bir yıldır yaşadığı Köyceğiz’e bağlı Çandır köyüne yaptığımız yolculuğu anlatmakla yetineceğim.
“Çandır candır ” sözünü ilk Burcu ve arkadaşlarından duymuş, o günden beri de Çandır’ı iyice merak eder olmuştuk. Burcu, Emre ve Begüm’ün bizi köye davetiyle merakımız heyecana dönüştü. Burcu’nun özlemini duyduğu anne mutfağını çantalara yükleyip 30 Nisan sabahı henüz güneş doğmadan Dalaman’a uçtuk. Emre, Dalyan’da bir başka kentten köye göçmüş aileden arabalarını ödünç almış, Burcu’yla birlikte bizi karşılamaya gelmişti. Bavulları arabaya yükleyip Çandır’a gidebilmek için önce Ortaca’ya sonra da Dalyan’a ulaştık. Yolculuğumuz otuz beş, kırk dakikadan fazla sürmedi. Dalyan’a vardığımızda karşı kıyıya geçebilmemiz için fotoğrafta gördüğünüz şu küçücük kayığa üstelik bavullarla bineceğimizi kürekleri de bir kadının çekeceğini öğrenince ne kadar şaşırdığımızı anlatamam.
Ha bir de başka yolcu bile aldık kayığa. Tadına doyamadan geçiverdik karşıya. http://www.dalyaninfo.com/dalyan-harita.html Karşısı Çandır. Burcular’ın evi köyün yukarısında. Araba yoluyla 4 km kadar. Onlar yürüyüş için kestirme yolları ezber etmişler çoktan. Motosiklet kullanıyorlarmış ulaşım için ama bizim orada olduğumuz süre için takas edivermişler onu bir arabayla.(Takas ve armağan ekonomisinde olağan ve pek keyifli böyle şeyler) Ağır ağır etrafı görerek Kaunos Harabeleri’ne kadar geldik. Kaunos Harabeleri bu köye turizmi getirmiş. Az sonra Burcu’nun arkadaşlarıyla beraber yaşadığı evin önündeydik. Bahçe kapısından içeri girince günlerdir internette fotoğraflarını paylaştıkları sebze bahçeleriyle karşılaştık. Bu konu bayağı uzun onun için sonraya bırakmak istiyorum. Eşyalarımızı içeriye taşıdık. Bize hazırladıkları şirin mi şirin odaya yerleştiğimizde Burcu ve Emre ateşi yakmış çayı demlemişlerdi bile. Geldiğimizi duyan komşuları hemen tereyağı, çökelek ve yumurta getirdi.Kahvaltı soframızda yok yoktu. Bahçeden toplanan ısırganla yapılan omletten tutun da tahin pekmeze, cevizden rokaya kadar nefis bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Çeşit çeşit ev ekmeği de cabası.
“Çandır candır ” deyenlere hak vermiştik çoktan. Şehirde bıraktıklarımızı, derdi, tasayı, hastalıkları, parayı pulu o güzelim kahvaltı sofrasında unutuvermiştik. Kahvaltı güzel,hava güzel, bülbüller, güvercinler ve horozların korosu susmak bilmiyor. İnsan daha ne ister diyeceksiniz. Her şey doğal güzel ama bu doğal güzeli bulmak ve devam ettirmek o kadar da kolay değil. Daha ilk günden zorluklarını yavaş yavaş görmeye başladık. Hoş bizimkiler bunları şehirde yaşadığımız zorlukların yanında yok sayıyor ama bilmeyene yine de zor. Öğrenmek gerek en azından. İş bahçeyi ekip biçip sulamak, ocak yakmakla bitse yine iyi. Köylüyle yaşamayı, onun dilinden konuşmayı(içerik olarak) da öğrenmek gerekiyor. İlişkiler çoook ama çok önemli köylük yerde. İnsanlık çok önemli. Şehirde çoktan kaybettiğiniz insanlığınızı burada bir günde yakalayabiliyorsunuz.
İlk gün çok erken geldiğimiz için zaman sanki akmıyormuş gibi geldi bize. Meğer yanılmışız, zaman orada gerçekten bir başka türlü işliyor.Kimse “şimdi şunu yap, sonra bunu yap, geç kalma, aman, eyvah, yapılmalı, edilmeli, mecbursun” gibi sözler kullanmıyor. Onlar sorumluluklarını biliyorlar ve zamanla kısıtlamadan yerine getiriyorlar. Eğer bahçe daha önemliyse; ki evet öyle o zaman sabah sporu ertelenebiliyor, ya da o gün pazara gitmek gerekiyorsa evdeki diğer işler bekleyebilir; bu mayalanacak ekmek dahi olsa. Her iş bir diğerini bekleyebilir. Aceleye gerek yok. Felsefe; her şeye zaman var. Bu evde de bir takvim var ama günleri göstermiyor bu takvim, bu takvim doğanın takvimi. Ne zaman neler olur, hangi ayda ne ekilir ne biçilir? Dediğim gibi, doğada yaşıyorsanız bunları bilmeniz gerekiyor.
Tabii orada bulunduğumuz süre içinde sadece bir kez yemek pişirdik, çünkü İstanbul’dan hazırlayıp götürdüğüm mücver,börek,pırasa köftesi ve zeytinyağlı sarma ve tabii kurabiyeler birbirimize daha fazla zaman ayırabilmemize yardımcı oldular. Sarma deyince muhakkak paylaşmam gereken bir fotoğraf var; Burcu’nun dolmaları mideye götürüşü. Üç gün boyunca dolma kutusunu altından girdi üstünden çıktı. Bun arağmen döndüğümüzde hâlâ bitmemişti dolmalar. Biraz abartmış mıyım yaparken, ne?
Emre’nin şaşkın bakışları eşliğinde dolma yiyen Burcu…
Burcu’nun keçe işlerini çok merak ediyordum. Köyün marangozuna yaptırdığı keçe çalışma masasının başına geçtik; Burcu gösterdi ve birlikte çalışmaya başladık. Renklerle oynamak, sonra her şeyi oluruna bırakıp sürprizlerle karşılaşmak, ortaya çıkan her şeyden memnun olmak. Bunlar harika duygular. Keçe işinin detayı da Burcu’nun yazılarında var. Üstelik yaptıklarını satışa sunduğu bir de adresi var. https://www.facebook.com/pages/BoloBolo-Burcunun-%C4%B0%C5%9Fleri/394914757326211?fref=ts
Burcu gerek batik, gerek keçe işleriyle uğraşırken büyük keyif alıyor, tek sıkıntısı bu işleri yaparken sohbet edecek ya da ona yardımcı olacak birilerini her zaman bulamamak. Malum herkesin kendine göre bir işi var. O gün birlikte sabunların üzerine keçe kapladık ve sonra bunları güneşte kurumaya bıraktık.
Kahvaltı, uzun uzun sohbet, öğle yemeği, keçe çalışmaları, çamaşır, bulaşık, çay saati ve hâlâ akşam olmadı. Neden biliyor musunuz? Çünkü ikide bir de telefon çalmıyor; zaten kimsede akıllı telefon yok. Vınnla internete girildiği için sürekli ekran başında durulmuyor. TV yok. Misafir gelecek, aman ortalık toplansın diye bir sıkıntı zaten yok. Sonra iş bölümü yaparken cinsiyet gözetilmiyor, herkes her işi yapabiliyor. Derken güneş aşağı kayıyor ve bahçenin sulanma zamanı geliyor. Bu arada komşunun ineği hastalanıyor, yardıma koşuluyor ve daha benzeri bir çok beklenmeyen şey olabiliyor. Ne de olsa orası bir köy.
Şimdi size biraz bahçede yapılan işlerden söz etmek istiyorum. Daha önceden minik seralarda yeşertilen tohumlar akşam üzeri büyüyecekleri toprağa ekiliyorlar. Ama bu öyle kolay bir iş değil. Her bitkinin hangi bitkinin yanına kaç cm arayla ekileceği dersine önceden çalışılmış, notlar alınmış. Sonra bütün domatesler yan yana bütün biberler yan yana ekilecek diye bir şey yok. Her bitkinin istediği ışık miktarına göre yerleri belirleniyor ama olası böceklenmeye karşı da aralarına başka bitkiler konuyor. Neler yoktu ki o ufacık bahçede: Kuru soğan, taze soğan, lahana, bakla, bezelye, marul, tere, roka, nane maydanoz,dereotu,çilek ve henüz çiçeklenmemiş domates, patlıcan fasulye, mısır, barbunya, kuru fasulye, biber. Unuttuğum varsa kusura bakmasın vallahi.
Bahçedekiler bunlarla sınırlı değil tabi. Doğanın kendiliğinden sunduğu papatya, gelincik ve ebegümeci hem göze hem mideye hitap ediyor. Kahvaltı soframızda yer alan şu renklere ne dersiniz.
Ertesi gün Ortaca’ya pazara gidilecekti. Hem ihtiyaçları olan ve henüz bahçeden alamadıkları sebze ve meyve alınacaktı hem de Burcu’nun işleri için gereken bazı malzemeler. Bir de çok nadir kullandıkları tüp gaz. Tahmin edeceğiniz gibi bütün bunlar o kayıklardan biriyle taşındı karşıdan karşıya. Evden kıyıya bir arabayla gidildi. Kayıkla karşıya geçildi. Boş tüp kıyıda bırakıldı. Başka bir arabayla pazara gidildi. Ve tekrar kıyıya dönüldüğünde boş tüp dolusuyla değişmiş bizi bekliyordu. Sonra yine kayık yine araba ve eve varış. O gün bir de misafirimiz oldu. Henüz kırk beş günlük bebekleriyle bir “kentten köye göçer” aileyi soframıza konuk ettik. Bebeği çok güzel bir hayat beklediğine hiç şüpheniz olmasın. Konuklarımızı uğurladıktan sonra dikiş makinesi meydana çıktı. Burcu makinede fermuar dikmeyi öğrendi. Batik yaptığı kumaşlardan minik çantalar dikiyor. Hem de astarlı ve fermuarlı. Burcu bu işlerle uğraşırken Emre de bir sonraki hafta sonu İzmir’de vereceği “şenlikli ekonomi” semineri için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Ve tabi bahçe işleri. Akşam yemeği, ocakta pişen çay ve yanında çitlenen ay çekirdeği. Muhteşem mehtap, baykuş sesleri ve uyku.
Üçüncü gün çocuklar bize çevreyi gezdirdiler. Evden bile görüne Alagöl’e onlar yürüyerek gidebiliyorlarmış ama bizi arabayla götürdüler.Kıyıda oturup caretta carettaların su yüzüne çıkmasını bekledik. Sonunda kendilerini gördük ama fotoğraflayamadık maalesef. Kaunos harabelerini, ve gerçek bir Çandırlı olan Mehmet Bey’in yıllarca Anadolu’dan topladığı objelerle kurduğu mini müzeyi gördük. Doğrusu Mehmet Bey’in sohbeti doyumsuzdu. Emre’nin yol boyu gördüğü bütün köylülere tanısın tanımasın selâm vermesi, onların da karşılık vermesi dikkat çekiciydi.
Ve dört günlük ziyaretimizin sonuna geldik. Dönüşte İzmir’e gitmeyi planlamıştık ve bunun için Ortaca’dan otobüse binecektik. Ama enerjiler hareket etti ve armağan ekonomisi tesadüf eseri devreye girdi. (yoksa tesadüf diye bir şey yok mu?) Fethiye üzerinden İzmir’e arabalarıyla giden bir arkadaşları o sabah Çandır’a kısa bir ziyaret yapmak isteyince otobüs biletimiz iade oldu ve biz arabayla gayet rahat bir yolculuk sonunda İzmir’e vardık. Hem de yepyeni dostlar edinmiş olduk.
Evet, Çandır canmış meğer… Yazılanları okumak, fotoğraflara bakmak yeterli değilmiş. Kısacık da olsa orada bulunduğumuz için çok mutlu olduk. Üstelik tanıştığımız her Çandır köylüsünün kızımızı kendi kızları saydıklarını duymak pek hoşumuza gitti.
Bu yazıyı okuyunca birçoğunuzun aklına şu soru gelecektir. Eeeee, bu çocuklar para kazanıyorlar mı? Veya, ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar? Kaç parayla geçiniyorlar? İşte bunların cevapları da Emre’nin yazılarında okunmayı bekliyor. http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/
“Çandır candır” efendim. Yaşamasını bilenlere… Mutlu olmasını bilenlere… Mutluluk ne midir? Aşağıdaki fotoğraf bunu cevaplamaya yeterli mi sizce?
Not: Bu fotoğrafı ben çekmedim ama bizden birkaç gün önce bir arkadaşları çekmiş.Paylaşmadan duramadım.





























