Etli Tombik Kabak Dolması
Dolma deyince bizim evde akan sular durur. Etlisi, zeytinyağlısı ayırmadan severiz. Yaklaşık her hafta yaş veya kuru sebzeleri doldurarak ya da sararak dolma pişer bizim evde. Yaz gelince domates, biber, patlıcan, kabak doldurarak yaptığımız dolmalar yanına konulan ev yoğurduyla beraber, büyük bir keyifle yenirler. Dolmanın yanına yoğurt koymayacaksak muhakkak cacık yaparız. Bu yemeğin yanına yakışan en uygun şey de peynirli bir börek olur.
Bugünkü tarifimse son yıllarda semt pazarlarında sıkça görülen “Yayla Kabağı, Kıbrıs Kabağı veya Girit Kabağı da denilen tombik kabakları doldurarak yaptığım “kabak dolması”. Diğer dolmalarımdan başlıca farkı içine küp şeklinde kestiğim kırmızı biberleri eklemiş olmamdır.
Eğer siz de bu kabaklara rastlarsanız bence bir kez olsun deneyin. İçini çıkarması ve doldurması oldukça kolay sunumu da şık oluyor. Bu şekilde yapılan kabak dolması misafir yemeği de olabiliyor.
MALZEMELER:
8 adet orta boy tombik kabak
250 gr. orta yağlı kıyma
1 çay bardağı bulgur
2 adet orta boy soğan
1 adet etli kırmızı küp küp kesilmiş papya biberi
2 irice domatesin rendesi
1 tatlı kaşığı biber salçası
Arzu edildiği kadar maydanoz, dereotu, nane
Tuz, karabiber
2 yemek kaşığı sıvı yağ / ben zeytinyağı kullanıyorum.
2-3 diş sarımsak
YAPILIŞI:
Yıkanmış kabakları fotoğraftaki gibi alaca kesiyoruz. Tepelerini kesip içlerini oyuyoruz. İçlerin bir kısmını, (yarısını) dolma harcımıza katıyoruz. Kalanını börek harcında veya mücver yaparak değerlendirebiliriz. Kabak tuz kaldıran bir sebze olduğundan kabakların içine biraz tuz serpiyoruz ki lezzeti içine çeksin.
Soğanları ister rendeliyoruz istersek robottan çekiyoruz. Ya da minicik küpler halinde doğruyoruz. Kırmızı biberi de minik küp kesiyoruz.Yıkanmış bulguru, soğanı, ince kıyılmış yeşillikleri, domates rendesinin ve biber salçasının yarısını, baharatı ve kırmızı biberi kıymanın içine karıştırarak dolma harcımızı hazırlıyoruz.
Kalan domates rendesi ve biber salçasını 1 su bardağı su ve sıvı yağımızı ilave ederek tenceremize koyuyoruz. Sarmısakları ince çenterek bu sosa ekliyoruz. Arzu eden sarmısağı dolma harcının içine de katabilir.
Dolmaları da tencereye aralarında fazla boşluk bırakmadan diziyoruz ve üzerlerine bir tabak ve tencerenin kapağını kapatıp orta ateşte pişmeye bırakıyoruz.15 dakika sonra ateşi kısıyoruz. Yaklaşık bir 15 dakika daha sonra kabaklar yumuşayınca dolmamız pişmiş olacaktır.
Buğdaylı Enginar Salatası
Zamanı geçmek üzere olan enginarı kullanarak yapabileceğiniz son derece sağlıklı ve doyurucu bir salata önermek istiyorum size bugün. Enginarın faydalarını daha önce o kadar çok yazdım ki artık bu konudan söz etmek yerine hemen salatamızı anlatmayı yeğliyorum. Enginarın yararlarıBulabildiğiniz bütün yeşillikleri kullanabileceğiniz, içine evde olan her türlü çiğ yenebilen sebzeyi katabileceğiniz bu salata besleyici olduğu kadar diyet yapanlara da uygun olacaktır. Tabii yanında ekmek yememek şartıyla.
Bu tarifi yaşamının uzunca bir bölümünü güzel İzmir’de geçirmiş olan kuzenim Müjde’den almıştım. Onlar bu salatayı yaparken çanak enginar yerine bebek enginar veya enginar kalbi de kullanıyorlarmış.
Gelelim tarife;
MALZEMELER:
-4 adet enginar çanağı veya 8 adet enginar kalbi
(Enginar kalbi ancak konserve olarak bulunabiliyor veya Nisan ayı başında Ege Bölgemizde kısa bir süre için bulmak mümkün.)
-1 su bardağı haşlanmış buğday
1/2 bardak haşlanmış bezelye
-2 adet kırmızı papya biberi
– 2-3 adet yeşil biber
-1 kase kıyılmış maydanoz
-1 kase kıyılmış dereotu
-1 bağ taze soğan
– Biraz doğranmış reyhan veya fesleğen
– 2-3 adet minik salatalık turşusu
– Sos: Nar ekşisi, limon suyu, zeytinyağı, tuz
YAPILIŞI:
Yarım bardaktan biraz fazla buğdayı ya bir gece önceden suda bekletip ertesi gün 15 dakika haşlıyoruz, ya da hemen yapmamız gerekiyorsa suya koymadan düdüklüde haşlayarak hazırlıyoruz. Buğday pişince istediğimiz miktara ulaşacaktır.
Enginarları da limonlu suda haşlıyoruz.
Kırmızı ve yeşil biberleri, turşuyu minik küp şeklinde doğruyoruz.
Taze soğanları ve yeşillikleri ince kıyıyoruz.
Bütün malzemeleri bir araya getirdikten sonra sosunu hazırlayıp üzerine döküyor, dikkatlice karıştırıyoruz.
Hazırlandıktan sonra soslamadan ertesi güne rahatlıkla saklanabilir.
Afiyet Olsun!
Sakız Kabaklı Ev Pizzası
Beni ve mutfağımı az çok tanıyan herkes mutfağımda en çok sebzelere yer verdiğimi bilir. Bu yüzden yaz sebzeleri bollaşınca mutfağım da bundan nasibini alıyor ve şenleniyor. Her gün çeşitli sebze yemekleri pişirebiliyorum. Tabii bildik tarifler dışında farklı yemekler yaratabilmek için sebzelerin yanında yufka, makarna, pirinç, bulgur gibi besinleri kullanıyorum. Durum böyle olunca evdeki malzemeleri değerlendirmek de kolay oluyor.
Bugün de sizin için bu mevsimin gözdelerinden sakız kabağını çeşitli peynirlerle beraber evde hazırladığım pizza hamurunun üzerine yerleştirdim ve ortaya oldukça sağlıklı bir yemek çıktı. Siz de bu tarifimde bazı değişiklikler yapabilir farklı tatlar ortaya çıkarabilirsiniz. Söz gelişi ben domates kullanmadım ama siz kullanabilirsiniz. Ya da hazır ekmek hamurunu pizza hamuru olarak kullanabilirsiniz.
Kolay gelsin!
MALZEMELER:
Hamuru için:
1 tatlı kaşığı toz maya
350 gr. tam buğday unu
100 ml. ılık su
2 çorba kaşığı zeytinyağı
Tuz ve bir tutam şeker
Kullanılan unun çeşidine göre aldığı su miktarı da değişebilir.
Dolgu için:
3 adet orta boy sakız kabağı /yaklaşık 600 gr. kadar
1 avuç kadar ince kesilmiş reyhan veya fesleğen yaprağı
1 çorba kaşığı ince kıyılmış dereotu
2 diş sarımsak rendesi
Tuz, karabiber, pul biber
150 gr. kadar lor peyniri / ben evde yaptığım loru kullandım
100 gr. İzmir Tulumu, parmesan veya benzeri sert peynir rendesi
100 gr. çiğ krema
Mutfak penceremden bakınca!
Sizler “mutfakpenceremden” içeriye bakıp bana konuk olurken hiç merak etmiş miydiniz acaba “ben” mutfak penceremden dışarıya bakınca neler görüyorum?
İsterseniz gelin beraber bakalım neler görüyormuşum.
İstanbul’un bir zamanlar şehir dışı sayılan şimdiyse oldukça kalabalık semtlerinden birinde yaşıyoruz. Buna rağmen şanslı sayılırız çünkü partmanımız büyük bir bahçe içinde ve çevresinde meyve ağaçları var.
Çocukluk yıllarım da aynı mahallede geçmişti. O zamanlar karşımızdaki binaların yerinde karanfil tarlaları ve dutluklar vardı. Yaz gelince yeşil erik, yenidünya,incir, kiraz, kayısı, vişne ağaçları mahallenin çocuklarını meyve ziyafetine davet ederdi. Her ne kadar artık önümüzden son derece işlek bir cadde geçse de, meyve ağaçlarımız hala bizimle beraber. Evet artık eskisi kadar bol meyve vermiyorlar ama, baharda çiçeklerini seyrediyor ve az da olsa meyvelerinden tadabiliyoruz.
Ancak bahçelerimiz sebze yetiştirmek için uygun değil. Ara bir katta oturduğum için ancak pencerelerimin dışına yerleştirdiğim saksılarda bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Köyden gelen temiz toprak ve koyun gübresi ile doldurduğum saksılarıma yerel tohum takaslarından aldığım maydanoz, nane, dereotu, roka, tere, biberiye, reyhan tohumlarıyla domates ve yeşil biber fidelerini ekiyorum. Nisan sonunda ektiğim tohumlarım şimdi bu hale geldiler.
İhtiyacım oldukça üstlerinden makasla kesiyorum ve onlar büyümeye devam ediyorlar. Yaz ortasında ancak 5-6 tane domatesim, 10-15 tane biberim, belki 3-5 de salatalığım olacak ama hepsi “benim” olacak. Bu çok keyifli bir şey. Bir gün daha büyük bir alanda ekip biçmek için duyduğum özlemi şimdilik böyle gidermeye çalışıyorum.
Penceresinin önünde yeri olan herkes bunu yapabilir. Biraz güneş biraz su biraz da sevgi verdiniz mi yeter.
Mutfak penceremden bakınca gördüklerim şimdilik bunlar. Domates ve biberlerim de balkonda büyüyorlar, onlar da çiçeklenince bu sayfada boy gösterecekler.
İsterseniz cam kenarı veya balkonda yetiştirdiklerinizi fotoğraflayıp “mutfakpenceremden@gmail adresine gönderirseniz, burada onlara da yer verebilirim.
Kandil Simidi
Bu çok lezzetli yağlı gevrek simidin “ Kandil Simidi” olarak tanınmasının ve özellikle Kandil günlerinde satılmasının dinimizce özel bir sebebi bilinmiyor. Öteden beri Kandil günlerinde helva dağıtmak ve şerbet ikram etmek geleneklerimizdendir. Bu gelenek yakın geçmişte yerini yavaş yavaş susamlı veya susamsız yapılan Kandil simidine bırakmaya başlamıştır. Özellikle büyük şehirlerde fırınlar Kandil günü erkenden simitlerini pişirir, karton kutulara yerleştirerek satışa sunarlar. Bu yüzden Kandillerde neredeyse her köşe başında bu simitlere ulaşabilir, eşe, dosta, konuya komşuya hediye ederiz. İsterseniz bugün sizinle susamlı kandil simidini evde yapalım ve sevdiklerimizle paylaşalım. Haydi, buyurun mutfağa!
MALZEMELER:
1 çay bardağı yoğurt
1 çay bardağı zeytinyağı
200 gr. oda sıcaklığında tereyağı
1 tatlı kaşığı bal
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı *mahlep
1 tatlı kaşığı deniz tuzu
1 yumurta akı ve 1 yumurta sarısı ayrı
YAPILIŞI:
Un, zeytinyağı, tereyağı, karbonat, yoğurt, bal, tuz, mahlep ve yumurta akını hep birlikte yoğurarak hamur yapıyoruz. Hamurumuz yoğurduğumuz kabın kenarlarından ayrılmaya başlayınca hamurumuz olmuştur.
Sakız Kabağı Çorbası
Bahar geldi geçti, neredeyse yaz kapıda ama biz mevsimleri eskisi gibi yaşayamıyoruz. Hava bu yıl pek kararsız. Kışlıklarla yazlıklar bir arada. Durum böyle olunca soğuk algınlığından da kurtuluş yok. İki gündür yine yakalandım kendilerine ve istediğim tek şey sıcak bir çorba oldu. Hemen kendime C vitamini deposu yemyeşil bir çorba yapıverdim, inanın değdi doğrusu. Yapılışı da, hazmı da kolay olan bu çorbayı diyet yapanlar da rahatlıkla tüketir. Belki onlar içine patates koymayabilirler.
Sakız kabağı, ülkemizin her yerinde kolaylıkla bulunsa da nedense pek önemsenmeyen bir sebzedir. Kolay sindirilebilen ve hafif bir sebze olduğu için diyet yemeklerinde ve hasta-yaşlı kimselerin beslenme listelerinde en ön sırada bulunur. Birçok hastalık için de adeta şifa kaynağıdır. Başta akciğer olmak üzere, bedenin yemek borusu, gırtlak, mide, mesane hastalıklarına yakalanma riskine karşı etkilidir.
MALZEMELER:
6 kişilik
3 adet orta boy sakız kabağı
1 adet orta boy patates
3 sap taze soğan
2-3 çorba kaşığı ince kıyılmış dereotu
1 çorba kaşığı ince kıyım taze nane
1 çorba kaşığı ince kıyım taze maydanoz
Sebzeleri pembeleştirmek için 1 çorba kaşığı zeytinyağı
Çorbamızı tatlandırmak için arzuya göre 1 çorba kaşığı tereyağı veya 2 çorba kaşığı çiğ krema( ben bu iş için süt kaymağı kullanıyorum, öneririm)
1 lt. su ve 1 su bardağı süt
Süslemek için dal nane ve dereotu.
Tuz, karabiber
YAPILIŞI:
Kabakları ve patatesi ayıkladıktan sonra ufak küp şeklinde kesiyoruz. Taze soğanları da 1 parmak genişliğinde kesiyoruz. Tenceremize 1 kaşık zeytinyağı ve önce soğan sonra sebzeleri ekliyoruz. Sebzeleri yaklaşık 15 dakika kadar tenceremizin kapağı kapalı, ara sıra karıştırarak söndürüyoruz. Ilık suyumuzu ve sütü ekliyor, kabak ve patatesler iyice yumuşayana kadar pişiriyoruz. En sonunda dereotu, maydanoz ve naneyi ekleyip, el blenderiyle püre haline getiriyoruz. Çorbamızı krema, tuz ve karabiberle tatlandırıyoruz.
Afiyet Olsun!
Anneyim, Yedirmem!
Günaydın, “mutfakpenceremden” bakan sevgili anneler ve anne adayları!… Yılın her gününün sizlerin olmasını dilerim. Sevgiyle kalın…
Bugün, günün anlam önemine uygun olduğu için, Greenpeace’in “ANNEYİM, YEDİRMEM” seslenişi ile ilgili PınarKaftancıoğlu’nun bir yazısını paylaşmak istedim. Çorbada bizim de tuzumuz olsun misali, belki gelecek nesillere faydamız olur umuduyla.
“28 Nisan’da İstanbul’da yaptığımız buluşmada ”Akıllı Anneler Platformu” gibi bir şey kurulmasından bahsediyorduk.
Bu bir dilekti, o dileği bizden önce Greenpeace gerçekleştirdi. 🙂 Greenpeace’in ”Yemezler” eylemine, ”Anneyim, Yedirmem” seslenişine destek verin lütfen. 🙂 Kısacık bir zamanda çok iyi şeyler yaptılar, desteklenirlerse güçlenirler. Güçlenirlerse gıdada çok şey değişir. Buna hiçbir zaman olmadığımız kadar ihtiyacımız var şu günlerde.
Yolunuz düşer de bir hastanenin onkoloji servisi koridorlarında dolaşır, birkaç kişiyle tanışıp sohbet edersiniz daha iyi anlarsınız bunu. Gıda işinin şakası kalmadı artık. Endüstri, sürekli ”Benim ürettiğim ambalajlı ürünleri tüketmezseniz sağlığınızdan olursunuz.” propagandasını yaparken gerçekler o kliniklerde ortaya çıkıyor. Genç kızlar, gencecik anneler… Yazmaya, anlatmaya varmıyor dilim…
Sadece İstanbul’da, Başkent’te değil; Anadolu’nun her yanında çıkıyor karşınıza bu manzara. Anadolu’nun toprakları temiz değil. Bitti artık, kalmadı o eski tarım. Yazdım kaç zaman önce… Değişen pek az şey oldu. O tuhaf isimli ithal tohumlardan, potasyum çuvallarından bihaber değil Tire Pazarı’ndaki ya da Milas Yolu’nun kenarındaki tatlı köylü teyzeler. Köy köy dolaşan, bedavaya tohum ve gübre veren mümessiller öğretti hepsine. Duymayanların damatları duydu getirdi. Karşısında durabilenlere selam olsun…
İlaçlar ve tohumlar öyle bir zehirledi ki toprağı, hani sırf kendi tüketimi için bir kenara yerli tohum ekse o bile yetişmiyor artık. Toprak kabul etmiyor, mecburen ithal tohumu ekmek, üzerinde o tohumun kod numarası yazan gübreyi kullanmak zorunda.
Öte yandan büyük şehirden başlayan dağıtım ağları, marketler, köy bakkalları… ”Hiç yok” diyebileceğiniz bir orandaydı Anadolu’da kanser vakaları. Şimdi tarlasında yetişen hibrit tohum, bakkalından aldığı ucuz tavuk eti, boyalı bisküvi, renkli içecek tozları, envai renkte şekerlemeler, hazır kekler, ağartıcı eklenmiş ekmekler derken Anadolu Halkı da büyük şehir insanının kaderini paylaşıyor. Hastaneler dolup taşıyor. Büyük şehir hastanelerine ”sağlık göçü” yapılıyor.
Zor değil ki bunun önüne geçmek..? Temiz, hilesiz, dürüst bir tarım yapmak zor değil. Bir tercih yapmak zor değil. Çocukları bakkaldaki abur cuburdan uzak tutmak için evde bir kek yapmak… Akşam bir kilo undan ekmek yoğurmak zor değil ki..? İki kilo sütten kendi yoğurdunuzu mayalamak ya da… Masraflı..? En kaliteli sebze meyve, en kaliteli tereyağı, zeytinyağı ve unu kullanın; dört kişilik bir ailenin günlük yemek masrafı 25 TL’yi geçmez.
Annelerinizin bir çorba, bir ana yemek, yanına pilav ve salata ile her akşam illa ki kurduğu sofralara hızla dönmeniz lazım. Zaman geldi geçiyor, neresinden dönerseniz kar… “
Sevgiler
Tam Zamanı
Biz baharın son günlerini yaşarken ağaçlar çoktan çiçeklerini döktüler, meyveye durdular. Erik, kiraz ve incir ilk ürünlerini verdiler bile. Çanak enginarın en güzel zamanı. Ege’nin bebek enginarı geride kaldı. Artık bir dahaki seneye. Tam zamanıyken enginarı hem yemeli hem de derin dondurucuya kaldırmalı. Eğer reçel yapılacaksa İstanbul’da incirin tam zamanı, Ege ve güneyde büyüdüler ve artık reçel yapmak zor. Bakla ve kabak da şu günlerde soframızı zenginleştirdiler. Kış sebzelerine veda ettik ve domatesi, salatalığı, patlıcan ve fasulye ile flört etmekteyiz. Sera ürünü olmayanlar eli kulağında, tezgahlara gelecekler.
Bugün zamanı geçmeden yapmayı düşünenlere hatırlatmayı düşündüklerimi sıraladım. Kolay gelsin!



Enginar Fırında
Bir yıl içinde kırk enginar yemenin sağlığımıza sayısız faydası olduğunu söylerler. Bir sebze bu kadar faydalıysa o zaman çeşit çeşit yemeklerini yapmak gerekir. Haşlanmışı, zeytinyağlısı, etlisi,dolması ve salatası yapıldığı gibi enginarı çiğ olarak yiyenler bile var. Geçen yıl verdiklerim arasında hiç sıcak yenebilecek enginar tarifi bulunmadığını hatırlayınca hemen işe koyulup sizin için sıcak veya ılık yenebilecek hem de sağlıklı bir enginar yemeği hazırladım. Et kullanılmadığı için isterseniz ara sıcak olarak da değerlendirmeniz mümkün. Yok ben illaki içinde et olsun isterim derseniz o zaman başka. O zaman içine arzu ettiğiniz eti pişirerek katabilmeniz mümkün. Hazırlaması kolay ve besin değeri yüksek olan bu yemek hemen hemen herkesin itirazsız yiyebileceği türden bir yemek. İçine konan püreyi farklı sebzeler kullanarak hazırlamak da mümkün.
MALZEMELER:
4-5 adet normal boy çanak enginar/ ayıklanmış ve temizlenmiş
1/2 limonun suyu
2 adet haşlanmış büyükçe patates
1 su bardağı haşlanmış bezelye
1 yumurta
2 çorba kaşığı tereyağı
1 su bardağı süt
Tuz, karabiber
Dereotu
8 çorba kaşığı kadar kaşar rendesi
YAPILIŞI:
Temizlenmiş enginarları içine yarım limon suyu sıkılmış az suyla haşlıyoruz. Haşlarken içine biraz tuz ekliyoruz.
Bu arada patatesleri kabuğuyla ve bezelyeleri de ayrı bir yerde haşlıyoruz. Ben bunu düdüklüde, altta patates üstte sepette bezelyeyi haşlıyorum. Sonra kabuğu soyulan patatesleri bezelyeler ve sütle beraber ezip püre haline getiriyoruz. Yumurtayı ve tereyağını katıp püreyi pişiriyoruz. İçine kıyılmış 4 kaşık kaşar peynirini, dereotu, tuz ve karabiberi ekliyoruz.
Enginarlarımızı fırına girebilen bir tabağa alıyoruz. Püremizi sıcakken enginar çanaklarına dolduruyoruz. Üzerlerine kalan 4 kaşık kaşar peynirini eşit olarak dağıtıyoruz ve fırın ızgarasında üzerleri kızarana kadar yaklaşık 5-10 dakika tutuyoruz. Bu esnada tabağımızı ızgaraya uzak bir tele yerleştirmeliyiz.
İpek Hanım Çiftliği ile İstanbul Buluşması
Şunu baştan belirtmeliyim ki, bu yazıyı kaleme almamın sebebi, katıldığım çok faydalı bir toplantının içeriğini sizlerle paylaşmaktır. Kesinlikle bir reklam amacı yoktur ve olamaz. Yazılarımda sık sık belirttiğim gibi mutfak alışverişimin büyük bir kısmı köylerden ve özellikle de Nazilli İpek Hanım Çiftliği’nden yapmaktayım. Geçen yıl eşimle beraber çifliği ziyaret ettik ve yayla evlerinden birinde konuk olduk.Tadına doyamadığımız bir deneyim yaşadık. Çiflikte neler olup bittiğini bizzat görme şansımız oldu. Çiftliğin kurucusu Pınar Hanım’ı da pozitif girişimciliğinden dolayı takdir ediyorum. Her hafta sipariş listesine ek olarak gönderdiği yararlı bilgileri zaman zaman yazılarımın arasına alıyorum ve bu bilgiler sizden büyük ilgi görüyor. Bu yüzden aldığım notları yazmak istedim.
Tarih 28 Nisan 2012, yer İstanbul Mutfak Sanatları Akademisi, mikrofonda bir kadın salonu dolduran topluluğa sesleniyor;
“Geleceğe en büyük yatırımınız çocuklarınızdır. Onlara küçüklükten itibaren ne sunarsanız onu yerler. Gezmeye gideceğiniz saatlerin bir kısmında çocuklarınıza ev yemekleri, kek ve kurabiyeler, hatta cips yaparsanız, onları market raflarındaki zararlılardan koruyabilirsiniz. Evinde yemek pişen çocuklar ev yemeğinin tadına alışırlar. Anneler! Lütfen, birleşin ve AKILLI ANNELER PLATFORMU ’nu oluşturun. Çocuklarınızın kreşlerden başlayarak okullarda neler yediğini kontrol edin, gerekirse yemeğini benim gibi evden götürün. Aman onları şekere alıştırmayın. Market alışverişlerinizi yaparken çocuklarınızı beraber götürmeyin!”
Bu kadın, Nazilli’nin Ocaklı Köyü’nde faaliyetini sürdüren İpek Hanım Çiftliği’nin kurucusu Pınar Kaftancıoğluydu. Kendisi herşeyden önce çocuklarının sağlıklı beslenmesi ve mutlu olması için birçok şeyle mücadele etmiş ve etmeye devam eden bir annedir.
Pınar Hanım’ın ve çiftliğinin beyin takımı diyebileceğimiz ekibinin İstanbul Mutfak Sanatları Akademisi’nde müşterileri ile buluşmasının tarihi haftalar öncesinden duyurulmuştu. MSA yönetiminin açıkladığına göre aldıkları mail ve katılım başvurusuna bakılırsa, talebe karşılık vermek için en az on toplantı yapmak gerekiyormuş. Tabii, eğer bu ekip çiftlikteki işini gücünü bırakıp toplantıdan toplantıya koşacak olursa üretim ve dağıtım işlerinde neler olabileceğini düşünün. Bu yüzden Pınar Hanım’ın dediği gibi daha fazla bilgi edinmek, neyin nerede hangi şartlarda üretildiğini, nasıl kolilendiğini, ürünlerin hangi çabalar sonucu bize ulaştığını görebilmek için çiftliği yerinde ziyaret etmek en doğrusu olacaktır. Her gün onlarca misafire çiftliği gezdirdiklerini söyleyen ev sahipleri, bundan çok mutlu olduklarını da sözlerine ekliyorlar. Ancak kendisinin de belirttiği gibi çok yoğun işleri arasında Pınar Hanım’ı her an çiftlikte bulmanız mümkün olmayabilir ama kurmuş olduğu kadro onu aratmayacaktır.
Nazilli’den gelen ekipte, Pınar Hanım ile birlikte, çiftliğin amiral gemisi Ganimet Hanım, ekmek üretiminin sorumlusu Zübeyde Hanım, yufka, gözleme, börek gibi ürünlerden sorumlu Kezban Hanım, reçel, tahin, salça, konserve vs. mutfak ürünlerinden sorumlu Emel Hanım, pastane ürünlerinden sorumlu Gülşah Hanım( kendisi,MSA’dan diplomalı) paketleme bölümünden sorumlu İpek Hanım, Pınar Hanım’ın dublörüm de dediği sağ kolu, İlknur Hanım ve çiftlikteki bütün üretimin takipçisi, ekim, dikim, hasat işlerinin kotarıcısı Sefer Bey ile süt ürünlerinden sorumlu eşi Fatma Hanım vardı. Bütün bu insanlar ve çiftliğin yaklaşık 75 çalışanı neredeyse büyük bir aile oluşturmuşlar ve 365 gün işbaşı yaparak büyük bir özveriyle çalışmaktalar. Herkes, işin bir parçası olduğunu biliyor ve yüzlerinden de görüldüğü gibi yaptıkları işten büyük keyif alıyorlar. Sağlıklı olduğu kadar da neşeli olan bu güzel insanlar, dünkü söyleşide biz büyük şehrin kurbanlarını “ enerjisi düşük insanlar olarak” tanımladılar.
Buluşmada en çok vurgulanan konuların başında 4 yılı aşkın bir zamandır bilfiil çalışıp bizlere ürün gönderen bu kuruluşun tabii ki yanlızca belli sayıda aileye hitap edebileceği ancak ata tohumları ile eski tip tarım yapmak isteyenlere iyi bir örnek olabileceği geliyordu. Zaten Pınar Hanım da son 6 aydır artık yeni müşteri kaydetmediklerini, kapasitelerinin dışına çıkamayacaklarını, işin ancak bu kadarla kalırsa keyifli olacağını söyledi. “ Anadolumuz’da halen doğal tarım yapmaya müsait büyük topraklar var, yeter ki Sefer Bey gibi daha birçok çiftçi, geleceğimizi yok etmeye hazırlanan endüstriyel tarıma sırt çevirebilsin”. Dedi.
İsterseniz şimdi de Ocaklı Köyü ve çevresinde İpek Hanım Çiftliği’ne ait bütün arazilerin ekim, dikim işlerini yapan dededen çiftçi Sefer Bey’e kulak verelim:
“ Biz Pınar Hanım ile tanışmadan önce OcaklI Köyü’nde anam babam usulü ata tohumlarımızla tarım yapıyor ve aslında ekonomik olarak zorlanıyorduk. Endüstriyel tarıma geçip geçmemek arasında karasızlık yaşadığımız bir dönemde kendisiyle tanıştık . Bizim geleneksel tarım bilgimizle onun pazarlama yeteneği birleşince bu işte ortak olduk. Araziler aldık, zeytinlikler, meyve bahçeleri ve diğerleri ile işimiz büyüdü. Büyük bir titizlikle saklanan ata tohumlarımızı işledik ve çoğalttık. Halen topraklarımızda endüstriyel tarımla elde edilebilecek ürünün neredeyse 1/10 unu üretiyoruz. Tarım zararlıları ile mücadelede sadece, insan sağlığına zarar vermeyen, kükürt ve toz kireç kullanıyoruz. Hermesit ve kimyasal kullanmıyoruz. Gübreleme için kendi hayvanlarımızın gübresini kullanıyoruz. Bu bizim masrafımızı 2ye hatta 3 e katlıyor, çünkü bir yandan tarlamızda oluşan yabani otları çapayla temizlerken bir yandan da hayvan gübresinde bulunan çeşitli tohumları toprağa katmış, böylece temizlenecek ot miktarını artırmış oluyoruz. Zor bir arazide çalışıyoruz. Öyle ki bazen bir traktörün giremediği yeri iki öküzle sürüyoruz. Bu yaptığımızı görenler bizi pek de akıllı bulmuyor ama biz yine de işimizi seviyoruz.”
Katılan misafirlerden gelen soruların çoğu organik tarım ile doğal tarım arasında fark olup olmadığı ve organik olduğu iddia edilen ürünlere nasıl güven duyulacağı idi. Tabii bu bağlamda sertifikalı ürün demek güvenilir ürün demek midir, ve İpek Hanım Çiftliği’nin sertifika konusuna yaklaşımı nedir? *Ayrıca çiftliğe en yakın endüstriyel tarım alanı ne kadar uzaklıktadır?
Pınar Hanım ve Sefer Bey hiç düşünmeden organik tarımın doğal ata tarımı ile hiçbir benzerliği olmadığını söylediler. Dinleyicilerin de katılımıyla, ancak kimseyi de karalamadan, organik gıda ve sertifikalı ürünler pazarında oynanan oyunlardan kısaca söz edildi ve herkesin kendi işinden sorumlu olduğu vurgulandı.
Pınar Hanım, çiftliğin çevresinde endüstriyel tarım yapılmadığını, çünkü arazinin yapısı itibariyle aslında tarıma uygun olmadığını bir daha hatırlattı ve kullandıkları suyun da tamamen kendisinin daha önceden işletmiş olduğu su fabrikasına gelen kaynak suyu olduğunu ekledi. Sefer Bey ise, üzerinde endüstriyel tarım yapılan en yakın tarlanın çiftliğe 2,5km. uzakta olduğunu belirterek, endüstriyel tarımdan toprak altına karışan suların kendi tarım alanlarına ulaşmasının mümkün olmadığını ekledi.
MSA’ daki buluşmanın önemli bir konuğu daha vardı ki o da Pınar Hanım’ın memleketi Kars ‘tan gelen hemşerisi, “kavılca” buğdayını yaşatmak için büyük uğraşlar veren, ata tohumlarımızın korunması için örnek adımlar atan, Kars’ta Boğatepe Peynir Müzesi’ni kuran İlhan Koçulu idi. İlhan Bey Pınar Hanım’ın Nazilli’de yaptığı işi öncelikle, “Girişimci Sabırlı Sermaye Projesi” olarak adlandırdı. Yılların tecrübesiyle konuşan İlhan Bey, Ocaklı köyünde tam manasıyla doğal tarım yapıldığına şahit olduğunu söyledi. Ayrıca Ocaklı ve çevre köylerinde artık kadın emeğine saygı duyulduğunu da vurguladı. O da aynen Pınar Hanım gibi sağlıklı gelecekler için özellikle çocuklarımızın sağlıklı beslenmesine yatırım yapmak gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
Pınar Hanım yeni ve kolay satış politikaları uygulayıp maliyetleri artırmak istemediğini işini bu boyutta sürdürmeye kararlı olduğunu bir kez daha vurguladı. Taklit edilmek yerine örnek alınmak istediğini hatırlattı ve görmek isteyen herkesi çiftliğe davet etti.
Üç saati aşan bu güzel buluşma, katılımcı konuk ve dinleyicilerin kucaklaşmasıyla sona erdi.
Teşekkürler İpek Hanım Çiftliği!
Teşekkürler Mutfak Sanatları Akademisi!
Not: Pınar Hanım’ın bir oğlu ve bir kızı var. Çiftlik, adını 9 yaşındaki İpek’ten almış.
*Bir yerde temiz tarım yapabilmesi için endüstriyel tarım arazilerinden en az 1km. uzaklıkta olmak gerekiyor.


























