İçeriğe atla

Annemin Fırın Makarnası

29 Mayıs 2012

Annemin vazgeçemediği huylarından biri de damatlarına hediye alacağı zaman illa ki bizi sorguya çekmesidir:)) Ne alırsa daha fazla iş görecek ve beğenilecek diye kendini yer bitirir. Oysa bilmez ki iki damadı için de onun eliyle kurulmuş, şöööyle eski usul bir yemek sofrası her hediyeden daha makbule geçecek. Eski usul diyorum çünkü biz iki kardeş yıllardır, üç beyazı azaltalım, kızartma yapmayalım, sağlıklı beslenelim derken eski ağız tadımızdan uzaklaştık. Biz seyrek olarak yapsak da annemin mutfağında her daim kızartmalara da eski tatlara da rastlamak mümkündür.

Bu yıl doğum günü yaklaşırken eşim bir sabah bana:

-Annen doğum günüm için bir şey soracak olursa söyle “ bir tepsi fırın makarna” istiyorum ancak onun usulüyle olacak. Demez mi?

Anlayın işte annemin fırın makarnasının ne kadar sevildiğini.

Fazla söze ne gerek, gelin malzemelere göz atıp, yemeğimizi yapalım.

Bu arada bu defa fırın makarnayı yeğenim Yaprak evinde misafirleri için hazırladı ve beraber fotoğrafladık. Annem duymasın ama makarna onunkini aratmayacak kadar lezzetli olmuş ve misafirler pek beğenmişler:))

MALZEMELER:

1 paket kalın makarna

1 lt. süt

200 gr. tereyağı

1 çay fincanı tam buğday unu

2  1/2 su bardağı kaşar rendesi

1 çay fincanı beyaz peynir rendesi

Tuz, karabiber, arzuya göre 1 çay kaşığı muskat

Anneminkinden farklı olarak, fırın makarnayı daha hafif yapmak, un kullanmak istemiyorsanız o zaman muhallebi pişirmek yerine 5 yumurtayı ½ lt. sütle çırpıp peynir rendelerini de içine katarak bir sos elde edebilirsiniz ve makarnayı bu sosla karıştırabilirsiniz. Tabii ki diğeriyle aynı görüntüde ve lezette olmayacak ve kesilişi de farklı olacaktır.

                                        

YAPILIŞI:

-Büyük ve derin bir tencerede su kaynatıyoruz. İçine 1 tatlı kaşığı tuz atıyoruz. İyice kaynayınca makarnaları bütün olarak tencereye yerleştiriyoruz. Yapışmamaları için karıştırıyoruz. Su tam kaynamamışsa makarnalar yapışacaktır. Makarnalar haşlanınca, (biraz dirice kalabilir) süzgece alıp soğuk sudan geçiriyoruz. Bu arada makarnanın suyunu atmıyor, çorba yaparken kullanıyoruz.

- Bir tencereye sütü koyuyoruz. Yumurtaları ve unu çırparak ekliyoruz. Muhallebi kıvamına gelene kadar pişiriyoruz ve en son tereyağını ilave ediyoruz.

Devamını oku…

Mutfak penceremden bakınca!

25 Mayıs 2012

Sizler “mutfakpenceremden” içeriye bakıp bana konuk olurken hiç merak etmiş miydiniz acaba “ben” mutfak penceremden dışarıya bakınca neler görüyorum?

İsterseniz gelin beraber bakalım neler görüyormuşum.

İstanbul’un bir zamanlar şehir dışı sayılan şimdiyse oldukça kalabalık semtlerinden birinde yaşıyoruz. Buna rağmen şanslı sayılırız çünkü partmanımız büyük bir bahçe içinde ve çevresinde meyve ağaçları var.

Çocukluk yıllarım da aynı mahallede geçmişti. O zamanlar karşımızdaki binaların yerinde karanfil tarlaları ve dutluklar vardı. Yaz gelince yeşil erik, yenidünya,incir, kiraz, kayısı, vişne ağaçları mahallenin çocuklarını meyve ziyafetine davet ederdi. Her ne kadar artık önümüzden son derece işlek bir cadde geçse de, meyve ağaçlarımız hala bizimle beraber. Evet artık eskisi kadar bol meyve vermiyorlar ama, baharda çiçeklerini seyrediyor ve az da olsa meyvelerinden tadabiliyoruz.

Ancak bahçelerimiz sebze yetiştirmek için uygun değil. Ara bir katta oturduğum için ancak pencerelerimin dışına yerleştirdiğim saksılarda bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Köyden gelen temiz toprak ve koyun gübresi ile doldurduğum saksılarıma yerel tohum takaslarından aldığım maydanoz, nane, dereotu, roka, tere, biberiye, reyhan tohumlarıyla domates ve yeşil biber fidelerini ekiyorum. Nisan sonunda ektiğim tohumlarım şimdi bu hale geldiler.

İhtiyacım oldukça üstlerinden makasla kesiyorum ve onlar büyümeye devam ediyorlar. Yaz ortasında ancak 5-6 tane domatesim, 10-15 tane biberim, belki 3-5 de salatalığım olacak ama hepsi “benim” olacak. Bu çok keyifli bir şey. Bir gün daha büyük bir alanda ekip biçmek için duyduğum özlemi şimdilik böyle gidermeye çalışıyorum.

Penceresinin önünde yeri olan herkes bunu yapabilir. Biraz güneş biraz su biraz da sevgi verdiniz mi yeter.

Mutfak penceremden bakınca gördüklerim şimdilik bunlar. Domates ve biberlerim de balkonda büyüyorlar, onlar da çiçeklenince bu sayfada boy gösterecekler.

İsterseniz  cam kenarı veya balkonda yetiştirdiklerinizi fotoğraflayıp “mutfakpenceremden@gmail adresine  gönderirseniz, burada onlara da yer verebilirim.

Sevgiyle kalın!

Kandil Simidi

22 Mayıs 2012

Bu çok lezzetli yağlı gevrek simidin “ Kandil Simidi” olarak  tanınmasının ve özellikle Kandil günlerinde satılmasının dinimizce özel bir sebebi bilinmiyor.  Öteden beri Kandil günlerinde helva dağıtmak ve şerbet ikram etmek geleneklerimizdendir. Bu gelenek yakın geçmişte yerini yavaş yavaş susamlı veya susamsız yapılan Kandil simidine bırakmaya başlamıştır. Özellikle büyük şehirlerde fırınlar Kandil günü erkenden simitlerini pişirir, karton kutulara yerleştirerek satışa sunarlar. Bu yüzden Kandillerde neredeyse her köşe başında bu simitlere ulaşabilir, eşe, dosta, konuya komşuya hediye ederiz. İsterseniz bugün sizinle susamlı kandil simidini evde yapalım ve sevdiklerimizle paylaşalım. Haydi, buyurun mutfağa!

MALZEMELER:

3 ½ su bardağı tam buğday unu

1 çay bardağı yoğurt

1 çay bardağı zeytinyağı

200 gr. oda sıcaklığında tereyağı

1 tatlı kaşığı bal

1 çay kaşığı karbonat

1 çay kaşığı *mahlep

1 tatlı kaşığı deniz tuzu

1 yumurta akı ve 1 yumurta sarısı ayrı

YAPILIŞI:

Un, zeytinyağı, tereyağı, karbonat, yoğurt, bal, tuz, mahlep ve yumurta akını hep birlikte yoğurarak hamur yapıyoruz. Hamurumuz yoğurduğumuz kabın kenarlarından ayrılmaya başlayınca hamurumuz olmuştur.

Devamını oku…

Sakız Kabağı Çorbası

18 Mayıs 2012

Bahar geldi geçti, neredeyse yaz kapıda ama biz mevsimleri eskisi gibi yaşayamıyoruz. Hava bu yıl pek kararsız. Kışlıklarla yazlıklar bir arada. Durum böyle olunca soğuk algınlığından da kurtuluş yok. İki gündür yine yakalandım kendilerine ve istediğim tek şey sıcak bir çorba oldu. Hemen kendime C vitamini deposu yemyeşil bir çorba yapıverdim, inanın değdi doğrusu. Yapılışı da, hazmı da kolay olan bu çorbayı diyet yapanlar da rahatlıkla tüketir. Belki onlar içine patates koymayabilirler.

Sakız kabağı, ülkemizin her yerinde kolaylıkla bulunsa da nedense pek önemsenmeyen bir sebzedir. Kolay sindirilebilen ve hafif bir sebze olduğu için diyet yemeklerinde ve hasta-yaşlı kimselerin beslenme listelerinde en ön sırada bulunur. Birçok hastalık için de adeta şifa kaynağıdır. Başta akciğer  olmak üzere, bedenin yemek borusu, gırtlak, mide, mesane hastalıklarına yakalanma riskine karşı etkilidir.

MALZEMELER:

6 kişilik

3 adet orta boy sakız kabağı

1 adet orta boy patates

3 sap taze soğan

2-3 çorba kaşığı ince kıyılmış dereotu

1 çorba kaşığı ince kıyım taze nane

1 çorba kaşığı ince kıyım taze maydanoz

Sebzeleri pembeleştirmek için 1 çorba kaşığı zeytinyağı

Çorbamızı tatlandırmak için arzuya göre 1 çorba kaşığı tereyağı veya 2 çorba kaşığı çiğ krema( ben bu iş için süt kaymağı kullanıyorum, öneririm)

1 lt. su ve 1 su bardağı süt

Süslemek için dal nane ve dereotu.

Tuz, karabiber

 YAPILIŞI:

Kabakları ve patatesi ayıkladıktan sonra ufak küp şeklinde kesiyoruz. Taze soğanları da 1 parmak genişliğinde kesiyoruz. Tenceremize 1 kaşık zeytinyağı ve önce soğan sonra sebzeleri ekliyoruz. Sebzeleri yaklaşık 15 dakika kadar tenceremizin kapağı kapalı, ara sıra karıştırarak söndürüyoruz. Ilık suyumuzu ve sütü ekliyor, kabak ve patatesler iyice yumuşayana kadar pişiriyoruz. En sonunda dereotu, maydanoz ve naneyi ekleyip, el blenderiyle püre haline getiriyoruz. Çorbamızı krema, tuz ve karabiberle tatlandırıyoruz.

Afiyet Olsun!

Patlıcan Üzeri köfte/ Anneannem Usulü

16 Mayıs 2012

Bazı yemekler vardır insana çocukluğunu hatırlatır. İşte bu yemek de benim için onlardan biri hatta en başta geleni bile diyebilirim, ama anneannem usulü yapılırsa! Çünkü yıllardır sağlıklı beslenme aşkına mutfağımdan kızartmaları*kaldırınca bu yemeği de kendime uydurarak yapmaya başlamıştım. Patlıcanları ve köfteleri kızartmadan ızgara yaparak hazırladığım yemek belki sağlıklı oluyordu ama çocukluğumdan damağımda kalan tadı hatırlatmıyordu.

Geçen hafta mevsimin ilk **patlıcanları elime geçtiğinde, bunlardan öyle bir yemek yapsam ki tadı damağımızda kalsa dedim ve sanki birden kendimi uzun yıllar öncesinde, anneannemin mutfağında buldum. Kızarmış patlıcanın mis gibi kokusuna üzerine eklenen sirkeli, sarmısaklı sosun ve kızarmış kuru köftenin kokusu da karıştı mı, tencere sofraya gelmese de olur, yeme yanında yat! Patlıcanları kızartarak işe giriştim ama köfteleri kızartmaya yine de gönlüm el vermedi. Onları az yağda çevirerek pişirdim. Sosunu hazırlayıp sadece 4-5 dakika tıkırdattım. Eşim ve kızım işten gelir gelmez kokuları takip ederek soluğu mutfakta aldılar. Yanına pişirdiğim pilavın demlenmesi beklenmeden sabırsızlıkla sofra hazırlandı, cacık ve taze ekmek de masadaki yerini alır almaz yemeğe oturuldu. Eşim bir tabak daha isterken, kızım yediği her lokmada “Hmmm, çocukluğumun lezzeti!” diye diye tabağını sıyırdı. Anneanneciğim ve yemekleri  hasretle anıldı.

Büyük olasılıkla sizi çocukluğunuza götüremeyebilir ama ben anneannemin elinden sayısız kez yediğim bu yemeği sizinle paylaşmak istiyorum.

*Kızartmayı mutfaktan kaldırdım diyorsam da ara sıra kendimizi ödüllendirmek için özlediğimiz şeyleri yapıyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın.

**Mevsimin doğal yolla yetişmiş ilk patlıcanları.

MALZEMELER:

4 kişilik

1 kg. mümkünse kalınca kemer patlıcan ya da bostan patlıcanı

2-3  adet sivri biber

Kızartmak için arzu ettiğiniz sıvı yağ/ zeytinyağı

Kuru köfte için:

300 gr. kıyma

100 gr. kuru ekmek içi

1 adet kuru soğan

1 yumurta

Biraz maydanoz

Kimyon, tuz, karabiber

Sosu için:

4 diş sarımsak

2 yemek kaşığı üzüm sirkesi ( bu miktarı tadına bakarak azaltır veya çoğaltabilirsiniz)

1 çay kaşığı şeker( ben artık koymuyorum)

Tuz

1 çay fincanı domates sosu ve bir çay bardağı kadar su( Ben geçen yazdan kavanoza hazırladıklarımdan kullandım, çünkü henüz renk ve lezzet verecek domates pek yok.)

Zamanında anneannem sosu hazırlarken de yağ koyardı ama buna hiç gerek yok, çünkü patlıcanın kızardığı yağ yetiyor.

YAPILIŞI:

Alaca soyduğumuz patlıcanları 1 parmaktan ince olmayacak şekilde halka halka kesiyoruz.

Bir miktar sirke ve tuz kattığımız suda on, on beş dakika beklettikten sonra kurumaya bırakıyoruz.

Kuru köfteyi hazırlıyoruz. ( Soğanı rendeleyip,ıslattığımız ekmekle yumurta ve baharatları  kıymaya  katıyoruz. )Arzu ettiğimiz şekli veriyoruz.

Çelik veya döküm bir tavaya çok az sıvı yağ koyarak köfteleri alt üst çevirerek pişiriyoruz.

Derin bir tavada bolca yağ kızdırıp kızarttığımız patlıcan ve biberlerin fazla yağını

havlu kağıtla  alıyoruz . Geniş ve yayvan bir kuşane/tencereye diziyoruz. Bkz.fotoğraf. Üzerine köfteleri yerleştiriyoruz.

Domates püremizin içine sarımsakları incecik doğruyoruz. Tuz, şeker, su ve sirke ile bir taşım

kaynatıyoruz. Ardından köfte ve patlıcanların üzerine sosu döküyor ve sadece 4-5 dakika kadar üzeri kapalı olarak tıkırdatıyoruz.

Eğer yemeğiniz yanlışlıkla artacak olursa o zaman ertesi gün soğuk olarak da yenebilir.

Afiyet Olsun!

Anneyim, Yedirmem!

13 Mayıs 2012

Günaydın, “mutfakpenceremden” bakan sevgili anneler ve anne adayları!… Yılın her gününün sizlerin olmasını dilerim. Sevgiyle kalın…

Bugün, günün anlam önemine uygun olduğu için,  Greenpeace’in “ANNEYİM, YEDİRMEM” seslenişi ile ilgili  PınarKaftancıoğlu’nun bir yazısını  paylaşmak istedim. Çorbada bizim de tuzumuz olsun misali, belki gelecek nesillere faydamız olur umuduyla.

“28 Nisan’da İstanbul’da yaptığımız buluşmada ”Akıllı Anneler Platformu” gibi bir şey kurulmasından bahsediyorduk.

Bu bir dilekti, o dileği bizden önce Greenpeace gerçekleştirdi. :) Greenpeace’in ”Yemezler” eylemine, ”Anneyim, Yedirmem” seslenişine destek verin lütfen. :)   Kısacık bir zamanda çok iyi şeyler yaptılar, desteklenirlerse güçlenirler. Güçlenirlerse gıdada çok şey değişir. Buna hiçbir zaman olmadığımız kadar ihtiyacımız var şu günlerde.

Yolunuz düşer de bir hastanenin onkoloji servisi koridorlarında dolaşır, birkaç kişiyle tanışıp sohbet edersiniz daha iyi anlarsınız bunu. Gıda işinin şakası kalmadı artık. Endüstri, sürekli ”Benim ürettiğim ambalajlı ürünleri tüketmezseniz sağlığınızdan olursunuz.” propagandasını yaparken gerçekler o kliniklerde ortaya çıkıyor. Genç kızlar, gencecik anneler… Yazmaya, anlatmaya varmıyor dilim…

Sadece İstanbul’da, Başkent’te değil; Anadolu’nun her yanında çıkıyor karşınıza bu manzara. Anadolu’nun toprakları temiz değil. Bitti artık, kalmadı o eski tarım. Yazdım kaç zaman önce… Değişen pek az şey oldu. O tuhaf isimli ithal tohumlardan, potasyum çuvallarından bihaber değil Tire Pazarı’ndaki ya da Milas Yolu’nun kenarındaki tatlı köylü teyzeler. Köy köy dolaşan, bedavaya tohum ve gübre veren mümessiller öğretti hepsine. Duymayanların damatları duydu getirdi. Karşısında durabilenlere selam olsun…

İlaçlar ve tohumlar öyle bir zehirledi ki toprağı, hani sırf kendi tüketimi için bir kenara yerli tohum ekse o bile yetişmiyor artık. Toprak kabul etmiyor, mecburen ithal tohumu ekmek, üzerinde o tohumun kod numarası yazan gübreyi kullanmak zorunda.

Öte yandan büyük şehirden başlayan dağıtım ağları, marketler, köy bakkalları… ”Hiç yok” diyebileceğiniz bir orandaydı Anadolu’da kanser vakaları. Şimdi tarlasında yetişen hibrit tohum, bakkalından aldığı ucuz tavuk eti, boyalı bisküvi, renkli içecek tozları, envai renkte şekerlemeler, hazır kekler, ağartıcı eklenmiş ekmekler derken Anadolu Halkı da büyük şehir insanının kaderini paylaşıyor. Hastaneler dolup taşıyor. Büyük şehir hastanelerine ”sağlık göçü” yapılıyor.

Zor değil ki bunun önüne geçmek..? Temiz, hilesiz, dürüst bir tarım yapmak zor değil. Bir tercih yapmak zor değil. Çocukları bakkaldaki abur cuburdan uzak tutmak için evde bir kek yapmak… Akşam bir kilo undan ekmek yoğurmak zor değil ki..? İki kilo sütten kendi yoğurdunuzu mayalamak ya da… Masraflı..? En kaliteli sebze meyve, en kaliteli tereyağı, zeytinyağı ve unu kullanın; dört kişilik bir ailenin günlük yemek masrafı 25 TL’yi geçmez.

Annelerinizin bir çorba, bir ana yemek, yanına pilav ve salata ile her akşam illa ki kurduğu sofralara hızla dönmeniz lazım. Zaman geldi geçiyor, neresinden dönerseniz kar… “

Sevgiler

Tam Zamanı

09 Mayıs 2012

Biz baharın son günlerini yaşarken ağaçlar çoktan çiçeklerini döktüler, meyveye durdular. Erik, kiraz ve incir ilk ürünlerini verdiler bile. Çanak enginarın en güzel zamanı. Ege’nin bebek enginarı geride kaldı. Artık bir dahaki seneye. Tam zamanıyken enginarı hem yemeli hem de derin dondurucuya kaldırmalı. Eğer reçel yapılacaksa İstanbul’da incirin tam zamanı, Ege ve güneyde büyüdüler ve artık reçel yapmak zor. Bakla ve  kabak da şu günlerde soframızı zenginleştirdiler. Kış sebzelerine veda ettik ve domatesi, salatalığı, patlıcan ve fasulye ile flört etmekteyiz. Sera ürünü olmayanlar eli kulağında, tezgahlara gelecekler.

Bugün zamanı geçmeden yapmayı düşünenlere hatırlatmayı düşündüklerimi sıraladım. Kolay gelsin!

incir reçeli

enginar yuvası

zeytinyağlı enginar

favalı enginar

iç baklalı enginarlı pilav

enginar fırında

zeytinyağlı bakla

yeşil erikli taze kabak yemeği

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 455 other followers